22 Aralık 2009 Salı

neşelihayat

imohayat

18 Aralık 2009 Cuma

lojik?

az önce cof adlı posttaki bütün cofları neden cup'a çevirdim, bilmiyorum...

17 Aralık 2009 Perşembe

jealousity.


Jealousy is an emotion and typically refers to the negative thoughts and feelings of insecurity, fear, and anxiety over an anticipated loss of something that the person values, such as a relationship, friendship, or love. Jealousy often consists of a combination of emotions such as anger, sadness, and disgust.

*tıkla resme, tam wikipedia.

15 Aralık 2009 Salı

mışmişmuşmüş.

Beni biraz kaygılandırıyorum. Özellikle derslerime karşı davranışlarım konusunda. Evet, pek anlaşamıyoruz. Nolur biraz anlamaya çalışsam, öyle veya böyle bir arada yaşamak zorundayız sonuçta... Ama onlar da bana karşı çok sert, ayrıca bir konuşmaya başladım mı saatlerce anlatıyorlar, sayfalarca, fotokopilerce. Ben geceleri gündüzlere katarken onlar için, onlar göz bebeklerime sızılar katıyor. Yok artık uyucam desem, içime sıkıntı tozu serpiyorlar. Üstelik 2-3 haftada bir resmen arkadaşlık testine tabi tutuluyorum. Ayrıca biricik arkadaşıyım sandığım o derslerin aslında yüzlerce çaresiz arkadaşı olduğunu da o testlerde bizi doldurdukları sınıflarda algılıyorum. Başımızda 2 ya da 3 gözetmen duruyor, sanırım onlar derslerin en büyük muridleri. Aslında, derslerin en büyük muridinin yardımcıları olmalı onlar, çünkü haftada 1 ya da 2 gün aynı çaresiz grubu toplayıp, derslerle öğrencilerin arasını düzeltmeye çalışan birileri olduğunu duydum. Bakın çocuklar, o aslında öyle demek istemedi, yanlış anladınız, şunu kastetmiştir o falan diye anlatıyormuş duyduğuma göre. Hatta karmaşık matematiksel işlemlerle destekliyormuş anlattıklarını, işin içine yeşil bir karatahta da girince, öğrenciler çaresiz inanıyormuş. Yalnız anlatılanlara göre, bu tarikatta derslerden çektiğin her türlü çileye değiyormuş ilerde. Arkanı falan kolluyormuş dersler. Ben kendimi hala inandıramadım.

Şimdi birazcık yazasım var ya. Aslında küçük bir karamsar tahta(kara bir küçümser tablo?) çizicektim ama, yön değiştirdim. Hatta öyle bir yön değiştirdim ki, şimdi Tarlabaşı'yla ilgili bir tespitimi paylaşıcam sizinle:) Tarlabaşı perukçudan geçilmiyor efendim, İstanbul'un hatta Türkiye'nin peruk piyasası Tarlabaşında dönüyor. Hatta öyle bir şey ki, şu anda bu blog, google'a "Tarlabaşı peruk" yazan internet kullanıcılarını ağırlıyor. Evet Tarlabaşı ve Beyoğlu'nu ayıran, o tekinsiz caddede adım başı bir perukçu dükkanı var. Neden mi? Çünkü Tarlabaşı İstanbul travestilerinin tarlasıdır adeta ve peruk her travestinin ihtiyacıdır(peruk, her travestiye lazım). Yani neden sorusunun cevabı tanıdık, arz-talep abi işte ve cümle sonuna doğru düşen bir vurgu. Düşünsenize meğer şöyle bir şey varmış, her travestinin mesleğe başlamadan önce aldığı ilk şey perukmuş. Bu işin sermayesi buymuş hatta. İşe başladıktan sonra peruk parası çıkınca rahatlıyormuş travesti, o andan sonra kağra geçmeye başlıyormuş. İşler iyi gidiyorsa 2. peruk satın alınıyormuş, hatta peruk sayısı bir kritermiş bu işlerde, çok peruğu olanlara, "onun 4 peruğu var" diye gıptayla bakılıyormuş. Hatta peruk bir yatırım aracıymış belki, işleri iyi gidenler peruk alıp, kiraya veriyormuş. İşler hep iyi gidicek değil ya, işleri kötü gidenler de önce peruklarını kiraya vermeye başlıyormuş "bari bakımını kurtarır" diyerek. İşler daha da kötüye giderse, peruğu satıyorlarmış son çare. "O peruğunu sattı" bir acıma cümlesiymiş camiada. Travestiler de emekli oluyormuş tabi. "Peruğunu asmak" deyimi emekliliği anlatıyormuş sektörde. Peruk deyip geçmemek gerekirmiş belki de, belki de deyip geçmek.

ps. Aslında buraya güzel bir resim-işimi koymuştum, ama korktum çıkardım sonra yazının konsepti nedeniyle:) Başka bir bahara artık.

12 Aralık 2009 Cumartesi

Cumartesi. Ötesi. Berisi.

Cumartesi. Cumanın etkisinden kurtulamamış bir gün bence, ya da bende. Sanki bir cuma günü, okuldan saat 6 gibi eve gelmişim de, önce yemeğe kadar, yemekten sonra da beyaz show başlayana kadar vakit öldürüyormuşum gibi oturuyorum laptopun başında uyandığımdan beri. Laptop yatağıma dönük, ben de yatağımda oturuyorum laptopa dönük. Kafam duvara dayanık, sabahtan beri aynı şarkıyı* dinliyorum. Üstümde çirkin bir üşengeçlik var. Şarkıyı çok sevdiğimden değil, yeni bir şarkı seçip dinlemeye üşeniyorum. Bir de ders çalışmam lazım ki, bence üşengeçliğin düşmanıdır ders çalışmak, evet sadece bence böyledir bu, bu benim bilim dünyasında çığır açacak tespitimdir. Birazcık yazmaya başladım tekrar, yazar yazmaz Nisan'ın araması da güzel bir şey, spagetti yapıcam ona, belkini filmetti izleyemeyebilirizi ama.(spagettinin etkisinden kurtulamamak)

Thalia İsminilerden evine dönerken, Kavuniçi Kafe'de annem facebookta takılır, babam mutfakta yokolurken, İstanbul'da boş bir ev, benim tarafımdan tutulacağından habersiz, dün testere 6'yı izlemek için dolaptan çıkarılmış pepsi bugünün üşengeçliğiyle hala masamın üstünde ve sıcak, odada elektrikli bir ısıtıcı var ve çalışmayan peteğin üstünde ıslak montum, pantalonum, bense odayı inceliyorum betimleyebilecek bir şeyler daha bulmak için ders çalışmam gerekirken.

Gözlerim kapanmak istiyor, uykum açılmak. Üst paragrafta Türkçe'nin içine etsem de biraz, pek umrumda olmamak.

Şimdi aslında ne kadar da kıtır kıtır görünen sarı ince cisimlerin, suya atıldığında ne de kıvır kıvır yumuşayacağına şahit olucam.(spagetti diyince italyana bağlıyoree, o yüzdendiri bu kasmacatto amartık çok geçini)

*tıkla o yıldızın berisine, şarkı orda.

Teselli.

Varolmasaydım, canım daha çok sıkılırdı.

Ekşisözlükten.

senden sonra
kalbinin pilini
çıkarttı yaşlı amca,
saatine taktı.
vakit ayrılık vakti.

16 Kasım 2009 Pazartesi

Cup.

Benim kafam ne zaman bir şeyler düşünüyor olsa yürürken, ayaklarım mutlaka çamurlu suya basar cup diye.

12 Ekim 2009 Pazartesi

Gözyaşım gözümde bekliyor.

Nisan'ın Müzeyyen Senar falan dinleyip dertlenmesine bayılıyorum. Rakı sofrası kurasım, fasıl yapasım geliyor kendisiyle. Ama hayır, öyle çiçek pasajında falan değil, müziği fm radyodan parazitiyle, gazeteye sarılmış ekmeği, beyaz peyniriyle harbici fasıl.. Gerçi rakı sever mi bilmiyorum ki, şarapla da fasıl olmaz.

İcabında.

6 Ağustos 2009 Perşembe

duration of stay: 22

yok,
hayır var.
bir boşluk var,
ama ne,
bilemedim.
yazıcak bir şey yok.
tamam şimdi bildim.
istanbul - riga - tallinn - helsinki - tampere - helsinki - riga - istanbul
kuzey avrupa'da
2 tur.
ve
2 fotoğraf
bugünün sabahından.
hiçbir şey yoksa,
onlar var.
nasıl derler?
you made my day.


ne yapıyorum?
ne yaptığımı sanıyorum bilmiyorum,
aslında biliyorum,
ama utanıyorum
ya böyle bir şey değilse diye...

typography?
ııh mı,
değil?


5 Ağustos 2009 Çarşamba

i love you emrah

tv'siz geçen kışların ardından tv'li geçen yazlar. yani yurtta geçen bir kışın ardından evde geçen bir yaz.. yiğit'in oynadığı cem yılmazlı reklamı yeni görmenin verdiği heyecanla zaplıyorum. hikayenin burdan sonraki kısmı genel izleyici kitlesine hitap etmeyip, +18 ve olumsuz örnek oluşturabilecek davranışlar akıllı işaretlerini içermekte,

trt1'den başladığım keyifli zapımda, trt3'ü takip eden şampiyonlar star,kanald,show ve atv'nin ardından, tgrt'nin kıyıda köşedelik görevini başarıyla devralmış fox ile başladı macera, fox soruyor diye bir program. cevaplamadan geçtim, cnntürk'deyse can dündar soruyor: neden? boş bıraktım ve hemen ilerledim, bu sefer de ibrahim tatlıses'e sorun. kafam soru işaretleriyle dolmuştu, neler oluyordu böyle, korkarak bastım ileri tuşuna, ve ask obama... kanter içinde kalmıştım, elimde tv kumandası, bakışlarım donmuştu ve elimde tv kumandası.. fox'dan obama'ya ne ivmeli bir geçişti bu, ben daha fox'un sorusundaydım. hayattaki bütün umudumu kaybetmiştim, tv'ye bağımlılığımız konulu ibretlik kliplerde yer alabilecek bir görüntüyle kalakaldım. gözlerim beynimden habersiz tv'ye bakıyordu, beynim onca soru karşısında zaten erimiş, pelt olmuştu ve işaret parmağım da beynimden habersiz ileri tuşuna bastı bir daha.. işte o anda doğdu hayatıma güneş gibi o, kraltv'nin kırmızı-mavi logosu pırıl pırıl parlıyor, emrah, seni öyle severim ki gözlerine inanamazsın diyordu aynı böyle bir maviyle. geçti, geçti dedim kendi kendime. ve emrah'a bir hayat borçlu olmanın getirdiği mahcubiyetle attım yazının başlığını, kapadım televizyonu.

ayrıca business channel geceleri ayıp ayıp klipler gösteren, insanların, selam kızlar ben 120 kiloluk 2.05 lik hidayet, arayın hidayete erelim - (kahverengi ayı rengi diye düşündüm), tarzı mesajlar yolladığı bir kanal haline geliyor. e bu da bi business..

- yazı bir yerinden sonra siyah olmuş, bir türlü düzeltemedim, sağlık olsun. bu benim çizdiğim bir sadi güran replikası. saat 7 olmuş, uykudan uyanma vakti..

edit: düzelttim, ama o kalan kısım siyah kalsın, evet emrah'a hayat borçlu olmamla ilgili olan kısım. oha bu renkle yazınca hiçbir şey okunmuyor! :)

4 Ağustos 2009 Salı

burası küçük yer


yaz geçiyor, aynı anda iki yazı kaldıramağımdan olsa gerek, yazmıyorum..

aa, yazıyorum! yazıyorum! (hiçbir zaman, - at var.. at var lan!! at var! havasını yakalayamıycam, biliyorum - of aradım aradım bulamadım karikatürü, link mink bişey yapcaktım yoksa yani, neyse)

yaz garip geçiyor ya, yaz garip geçiyor. şu anda can'ın evindeyim, matematik finalinden bir gece önce, bilgisayar başındayım. çünkü matematik finali de can'ın. sanırım bu dünyada bana ait olan hiçbir* şey yok. o yıldızı unutmayayım diye koydum, hiçbirin birleşik yazılma hikayesini anlatıcam size. yaz, garibim geçip giderken garip şeyler de oldu aslında, gasgarip şeyler. gas..garip.

yalnızlık, tek kişilik bir bavul almaktır eskimiş büyük bavulun yerine. dedem öldükten sonra babaannem yeni tek kişilik bir bavul aldı bu yaz..

izmir'de bir belediye otobüsünde, üstünde bugle boy yazan, eskimiş, koyu yeşil bir şapka takmış bir dede gördüm en arka koltukta. o şapkayı 18 yaşındayken almıştı eminim, ve yaşlanmıştı..

kırkağaç'tan, infaz bürosundan temiz kağıdı aldım geçtiğimiz hafta. içim bir hoş oldu, infaz edilmişim de temizlendi diye damgalanmış üstünde adımın yazılı olduğu bir kağıt sanki. oysa sadece sicilim temizdi. infaz bürosundan temiz kağıdı almıştım, belki tuvalet kağıdı bile alabilirdim, çünkü kırkağaç küçük bir yerdi ve küçük yerlerde her iş her yerden görülebilirdi.

ve mahallemizin trabzonlu bakkalında, bir kola, bir su! diye böldüğüm bir muhabbet;
+ hüseyin nereye ayrıldı abi trabzon'dan?
- bursa.
+ niye gitti abi o?
- parada anlaşamadık.
+ iyi topçuydu..
o sırada, parada anlaşamayanlar tatildelerdi belki sahil şeridinde, belki bodrum'da..

izmir kordon d&r'da;
+ afedersiniz burayla kim ilgileniyo? müslüm'ün paramparçayı yorumladığı cd var mı? alıyorum bunu sana, ama çok güzel yorumlamış bak.
o sırada müslüm'ün çığırdığı paramparça, kırkağaç'da bazı yürekleri yakıyordu belki de..

kırkağaç küçük yerdi, ama bir dolu şey oldu kırkağaç'da bu yaz. uçak bileti alamadım, üç fotokopici de kapalı olunca fotokopi çektiremedim ama, bir dolu şey oldu kırkağaç'da bu yaz..

- yıldız aklımda, ama unutmuş gibi yapıcam. burası bizim kafemiz, masanın üstündekiler de, kız kulesiyle galata kulesi.. özlem insana kartondan kuleler yaptırıyor..


23 Mayıs 2009 Cumartesi

şeyler


laptop - mouse - cep telefonu(klas başladığ) -hesap makinesi - asetat kalemi - 8gb usb stick - cüzdan - pasaport - fötr şapka - şapkanın içinde çakma wayfarer gözlük - lens kutusu - lens kutusunun içinde lensler - lens suyu - üstünde kaç gb olduğu yazmayan harici harddisk - 20gb ipod(gb'lara takmış vaziyetteyim) - ipod çorabı - gözlük - gözlük sileceği - kuru üzüm - kulaklık - C ve C++ Deitel & Deitel(kitap yani) - bebe kolonyası - mayonez - gözlük kabı - kurabiye - bant - 2 adet çakmak - 3 parça akbil(bu sene hariç son iki senenin akbilleri, biri iki parçaya ayrılmış halde) - indirilecek albümler listesi(kağıt yani) - kenny anahtarlığım ve anahtarları - 1lt. fanta - cam bardak - kulplu porselen bardak - termos bardak - post it - bir torba dolusu erik - bant 2 oldu - maket bıçağı - nokia usb kablosu - çengelli iğne - ikea'dan aldığım şirinlik abidesi lambam

bunlar da benim masamın üstünün sakinleri.

dağınıklık her şeyin elinin altında olmasıdır.

15 Mayıs 2009 Cuma

Nasıl?



Onu öptün mü?
Bilmek istiyorum çünkü..

Sen beni de öptün..

8 Mayıs 2009 Cuma

bana sık sık yaz

sık yazamıyorum bu aralar. ender gelişen yazı ataklarımda da konu aslında yazmak istediğim şeyden farklı gelişiyor. bugün manga ve duman konserlerini izledim ve onlar hakkında bir şeyler yazmamı beklerim değil mi, ama yazmıcam. çünkü sık yazamıyorum bu aralar ve klavyemin tıkırdadığı ender anlarda da ekranda bıraktığı iz benim düşündüğüm gibi olmuyor..

ha bu demek değil ki ben bloguma dert yanamıyacam. bugün 13.30'a kadar, 13.35 değil, haftaların birikimi bir ingilizce ödevini yapmam gerek. yaparsam kendimi çok mutlu hissedicem. yapamazsam nanay.

ayrıca bugün haftalardır yapmadığım için biriken bir çok işi yapmayı planlıyorum. yaparsam kendimi iyi hissedicem. yapmazsam kendimi kötü hissedicem(bu cümle için bir önceki cümlenin belirtili nesnesinden ve yükleminden faydalanamayacak kadar kötü).

sık yazmak zorunda değilim ki, nisan bile dört gündür bir şey yazmamış. ama yine de bu epey sık oldu.

6 Mayıs 2009 Çarşamba

gel beraber köpek.

geçenlerde oda arkadaşım gökselle köpek olsaydık nasıl bir hayatı tercih edeceğimiz üzerine konuşuyorduk. o sokak köpeği olmayı istermiş, bense paris hilton'un köpeği olmayı istemiştim(o anlamda değil). o anda gelecek kaygısı taşımış olacam ki, zengin birinin köpeği olmayı bir güvence olarak görmüşüm.

şu ansa çoban köpeği olmak, kırlarda kuzuları kovalamak isterdim. adım çomar bile olsa sorun değil, dağlar bayırlar bana yeterdi. zaten bu aralar çayırlarda yayılma isteğim aldı başını gidiyor, kuzu bile olsam olcak yani, yeter ki çayır olsun. ve çoban olma ihtimalini en son düşünmem de garip. neyse, kendimi yeşilliklere vurmam yakındır.

demek ki insanın yaşamak istediği köpek hayatı 2-3 günde değişebiliyormuş, şimdi düşünüyorum da, paris hilton'un köpeği olmayı gerçekten istemem. oramda buramda pembe tokalar, fönler, kokular.. doğal olması gereken her şey yapay.. köpek sıkılır be. merak ediyorum paris'in köpekleri ağaç gövdesine çiş yapmanın mutluluğunu yaşamış mıdır hiç.. o köpekler için üzülüyorum dostum, gerçi bizim par'ın köpeği var mı bilmiyorum ama..

keh keh, yazı boyunca paris'le samimiyeti arttırdığım gözlerden kaçmasın :)

13 Nisan 2009 Pazartesi

iki

yazılara etiketleri kafama göre veriyorum. yazının konusuyla, yazıda bahsettiğim şeylerle alakalı oluyorlar ama, yafta(etiket) için kullandığım kelimeler ruh halime göre değişiyor, bir kategorizasyon söz konusu değil yani. az önce kayıtları düzenle dedim, ekranın sol tarafında yazılarım etiketlerine göre gruplandırılıp listelenmiş. yani normalde etiketler yazdığın yazıları içeriğine göre gruplandırmaya yarıyor. allahım teknik bilgi vermek ne zormuş. işte benim, direk google'a yönelik etiket, norah norah burdan senin için geçiyorum, how is it like in eka gibi envai çeşit etiketim olduğu için her etikette sadece bir yazım var. ama sadece ve sadece uyku etiketinde iki yazım var. öte yandan, uykuyla ilgili olarak uykusallık, uykusuzluk, uykululuk gibi bir çok etiketim var. uykuyla kafayı bozduk biz burda, sizi de bekleriz.

itü ve itü'deki kız sayısıyla ilgili esprileri hiç sevmem. dalga geçebilecek, gülebilecek, güldürebilecek kadar kabullenebildiğim bir konu değil çünkü itü'deki kız sayısı fazla değilliği(kabullenemediğimi söylemiş miydim?). ama 75'de iki tane erkekler, bir tane kızlar tuvaleti olması da noluyor?

bir kişi de çıkıp, yok arkadaşım senin istanbul etiketinde de iki yazın varmış demez di mi, biraz ilgi, biraz alaka, lütfen ama. bak blog ödüllerinde de iki tanecik oy alabilmişim daha, zaten birini ben verdim.

12 Nisan 2009 Pazar

hastaya çorba

hastayım, epey hastayım. ateşim var, halsizim, güçsüzüm. omzum ağrıyor. sol omzum. ama o kadar garip bir ağrı ki, omzumun neresi ağrıyor anlayamıyorum. yoğunluk köprücük kemiğimin, omzumun o güzel yuvarlak kemiğine bağlandığı noktada gibi. ama değil gibi de. sanki kafamın solundaki, omzumun üstündeki o boşlukta bir yer ağrıyor ve onun ağrısı omzuma vuruyor. o denli çaresizim ağrı karşısında, ovsam ovamıyorum, merhem falan da sürülmüyor zaten havalara. ayrıca gözlerimi bir yerden bir yere çok hızlı çevirirsem, görüntü geç kalıyor, başım dönüyor. genel olarak bir nakavt söz konusu evet.

iki gün önce, fizik çalışmam ve ingilizce ödevi yapmam gerekirken, huzursuz bir şekilde uyumaya karar vermiştim 1-2 saatliğine. saat 6'ydı henüz, 8'de kalkar, ideal şartlarda(sürtünmesiz ve yerçekimsiz ortam) ingilizce ödevimi 1, olmadı 2 saatte bitirir, fizik çalışmaya başlarım diye düşünüyordum. uyandığımda saat 11'miş, miş diyorum çünkü uyandığım an hayatım boyunca dünyasal şeylerden en kopuk olduğum andır sanırım(saatin 11 olduğunu anlamadan önce kolumdaki kordonun saat olduğunu anlamam gerekti, öyle söyleyeyim). güvenliğin odama girmesiyle uyandım aslında, yoklama almak için odaları dolaşıyormuş. gözlerimi açtığımda, nerede olduğum, ne yaptığım, karşımdaki adamın kim olduğu hakkında en ufak fikrim yoktu. kendimi uykuya öyle koyvermişim ki, yüzyıllarca tabutunda uyuduktan sonra uyanan kont dracula şaşkınlığındaydım o an. elimdeki kalem ve kağıtla ne yapmam gerektiğini anlamamıştım, imza at dedi güvenlik, denileni yaptım. güvenlik odadan çıktıktan yaklaşık 5 dakika sonra, dünya tatlısı lambamı görmemle döndüm dünyaya diyebilirim. uyandığım an, uykunun en derin evresindeymişim ben, bünyeye reset atmışım resmen, gözlerimde dönen spiraller, ağzımdan akan bir salya varmış. böylesine uyuyabilmem korkutucu geldi bana.

dün gece hasta uyudum. tirtirtitreyerek uyudum. ya sabah kalkamayıp fizik sınavını kaçırırsam diye korkarak uyudum ben. başka bir huzursuz uyku daha yani. huzursuz uyku dünyanın en kötü şeyi bence. neyse, uykumun beni kandırma konusunda oldukça yaratıcı olduğunu biliyorsunuz(zürafaya binmek). bu sabah da, saat 7.30'da uyandığımda, bir şekilde saatin isveç saati olduğuna inandırdı uykum beni. birazcık da ateşin etkisiyle, saat isveç'de 7.30'sa burda daha beştirbeş, rahatlığıyla uyudum saf saf. hayır isveç saati nerden çıktıysa.. ayrıca meridyen, yerel saat kavramı falan zaten hak getire. isveç'de saat hiç bu sabahki kadar 7.30 olmamıştı benim için. öte yandan isveçli grup kent'le ilgili bir şeyler daha sıkıştırdı araya uykum ama, tam hatırlayamıyorum şu an, onları karşılamaya mı gitcekmişim neymiş, hey allahım. burdan uykuma sesleniyorum, isveç, zürafa falan bu tarz atraksiyonlara girmene hiç gerek yok ki, ben zaten senin her dediğine inanmaya hazırım sabahları. sonuç olarak türkiye saatiyle 9.30'da uyandım, sınava da apar topar yetiştim. burdan isveç'e selam ederim.

31 Mart 2009 Salı

mim arsızı

yine birkaç gün ara.. verdiğim bu birkaç günlük aralar yüreğimi paralar. sanki blog yazamayacak kadar önemli şeyler oluyormuş hayatımda gibi hissederim, mahcup olurum. üstüne üstlük ara ne kadar uzarsa, yazacaklar o kadar birikir, laptopun karşısındaki sandalye de sivrildikçe sivrilir. aha, tam şu anda dikkatim öyle dağıldı ki, şişesinden içmekte olduğum kolayı ani bir refleksle masada duran bardağa doldurdum. şişeyi elime aldığım anda aslında kolayı şişesinden içtiğimi unutacak kadar dikkatim dağıldı tam şu anda.

anlatacak çok şeyim var, her şeyden önce, yemyeşil bir yunanistan'a gittim yine. ama daha önce bir şey daha oldu, yorumlarımla yalnız bırakmadığım, blogundan mimlerine bulaştığım cherry mei chan sonunda dayanamayıp beni mimledi. hayatımın ilk mimi, kendimi maddeler halinde sıralamak üzerine, başlayalım..

# ben, omg'un oh my god olduğunu bilmiyordum. yeni öğrendim. "bir şeyden korkunca ya da etkilenince, gulp sesi var ya, yutkunma sesi", öyle bir anlam yüklemiştim kendisine anlamını öğrenene kadar.

# yakın türkiye tarihine hep ilgi duydum ama hiç bilgim yok. küçükken, babamın ben yatmadan önce kıbrıs harekatıyla ilgili anlattıklarıyla yetiniyorum hala, bülent ecevit'i ayşe tatile çıktı sözüyle hatırlıyorum ben. kitaplar okumalıyım, ama durumu kendim yorumlayabilmem için çok fazla kitap okumam gerek, üşeniyorum.

# yeterince düşünürsem her şeyi saçma bulabilirim.

#sarışın, mavi gözlü bir kızı ilk görüşte beğendiysem, ikinci görüşte beğenmem. bu yüzden siyah saçlı kızlar her zaman daha çok ilgimi çekmiştir.

# tasarlarım. çok keyif alırım tasarlamaktan.

# mendil kullanamam. doğru düzgün sümküremem. burnum kibardır.

# oldu ki başardım, bir mendili mümkün değil 2 kere kullanamam. bu konuda babama hayranım. kağıt katlama sanatıyla mendilin her santimetre karesini başarıyla kullanır. sanırım bu beceriksizliğim yüzünden, oda arkadaşım göksel bana her ıslak mendil uzattığında, bir duraksarım, kararsızlık yaşar, bir saniye kadar düşünür, öyle uzatırım elimi. bilinçaltımla ilgili bir durum herhalde.

# bıçak kullanamam. elmayı tabağa koyar, ekmek keser gibi keserim.

# ekmem kesemem.

# sosyal zekam çok yüksektir. aşkı memnu'daki, bihter'in annesi gibiyimdir(adını unuttum şimdi). bir bakışta anlarım her şeyi. ama fesat değilimdir, sadece anlamamam gereken şeyleri, çok önceden anlarım.

# az önce hayatımda ilk defa stateskop yazdım. o da yanlışmış zaten. doğrusu: stetoskop.

# şaraptan nefret ederim. yalnızken içki içmem.

# bir yere ulaşmak amaçlı yürüyorsam, koşmayı tercih ederim. gideceğim yere vardığımda nefes nefese kalmak, hatta bu yüzden bir süre konuşamamak hoşuma gider.

# laptopumda dinlediğim şarkılar dinlemediklerimden azdır. indirdiğim şarkıları bir gün dinleyebileceğim umuduyla yaşarım.

# lojistik sebeplerle arkadaşlarımdan ayrı kalmakta üstüme yoktur. bundan olacak ki, hayatım arkadaş izleriyle dolu.. ama izler taze değil, çok uzağa gitmiş olabilirler..

# festivallere bayılırım. çadırda gülümseyerek uyuyakalırım, gülümseyerek uyanırım. uzaktan gelen müzik sesiyle dans ederim. yürüyüşümü müziğin temposuna göre ayarlarım. biranın etkisiyle her 15 dakikada bir tuvalete bayıldığım 1 liralar bile keyfimi bozamaz festivallerde.

# festivale aranın bozuk olduğu sevgiliyle gitmek dünyanın en kötü şeyidir bence.

# istanbul'da mizah dergisi almam. istanbul ve mizah dergisi uyumsuz bir ikili bence. yalnız az önce yurda penguen geldi benim adıma, ne iş anlamadım.

# duran kalbi çalıştırabilirim. first aid ve cpr biliyorum.

# elektronik eşyalarımla aramda duygusal bağ vardır. bilgisayarım mavi ekran verdiğinde kendimi çok kötü hissederim. kitlendiğinde suçluluk duyarım. kendisinden özür dilerim.

# bence hayatta bir şeyler bulduğumuzdan beri, kaybettiklerimizi arıyoruz.

# yunanistan'da tren yolculuğu yapmaya bayılırım. hatta en büyük zevklerimden biri arkadaşlarımla yunanistan'da tren yolculuğu yapmaktır.

# hayatım özlemekle geçiyor. her zaman bir şeyleri özlerim. özlemekle ilgili bir şeyler söylemişim zamanında,

özlenir,hiç görmediğin, konuşmadığın, belki sadece yazdığın da olsa özlenir.. sevilir bile.. benim cismimi bekler ruhum hep özlediğim yerlerde.. ve gelicem dedi mi birisi, şu gün şu saatte; gelmiştir benim için artık, oturur durur o güne kadar aklımın kanepesinde..

bir fotoğrafa baktığımda üstündeki yüzleri özlemesem bile, arkasındaki duvarı, masayı özlerim.. boyaları dökük demirleri özlerim, yüzü gözü belli olmayan insanlar vardır ya fotoğraflarda uzakta, onları özlerim, oraları özlerim ben..

# sevdiğim insanlara osman derim, necip derim.

# küçüklüğümden bugüne ulaşabilmiş bir alışkanlığım vardır, kulak memesi ellemek. adına fıtfıt kulak koymuşum küçükken. eylemin adı da, kulak fıtfıtlamak. son zamanlarda annemin kulağını babamınkinden daha çok seviyorum. küçükken babamınkini daha çok severdim. bugünlerde fıtfıt yapmıyorum.

# küçükken poşet koleksiyonum vardı. arada bir yayar salona, yuvarlanırdım üzerlerinde.

# şu anda hiç duygusal değilim. odun gibiyim. ama bu durum her an değişebilir.

# burcum ikizler. tipik ikizlerim, hatta nüfus cüzdanımda yazmalıymış.

# adım ege olmasaymış burç olacakmış ayrıca.

# cips, kola ve müzikle bir ömür geçirebilirim. cipsim varsa her yerde her şekilde zaman geçirebilirim. ruffles'ın kekiklisinin türkiye'de yeniden satışa çıkması için kampanya başlatabilirim.

# yazdığım bütün her şey 1945 yılında oldu. ben biraz geç kaldım sadece yazmak için. (hey kids)

daha da yazarım da, son bir kaç maddedir kimi mimlesem diye düşünmeye başladım. daha fazla sabırsızlanmadan durayım dedim. ı-ıh, birden vazgeçtim, mimlemek yok. onun yerine şarkı koyarım. şarkı koymaktan da vazgeçtim. görüşürüz.

30 Mart 2009 Pazartesi

lens, göz, arpacık?


2-3 gündür yazamıyordum, gerek dişimin, gerekse dişimin ağrısından dolayı 2-3 gündür hiçbir şeye tahammülüm yoktu. hoşuma gitmeyen bir müziğe bir dakikadan fazla dayanamıyordum, ya da boş konuşan bir adama. hayatın her anında varlıkları ayyuka çıkmış, ama bir o kadar da alışılmış sinir bozucu şeyler, önce dişime, sonra da gözüme batıyordu, dayanamıyordum. sanki beynimin kullandığım kısmını dişimin ağrısına ayırmıştım, kullanmadığım kısmıyla da hayatı idare etmeye çalışıyordum.


yaklaşık iki ay önce lens takmaya başladım. göz kliniğinde ani bir kararla lens takmak isteyişim aklımda. aslında öncesinde, izmir'de annemle cenneti yaşarken, arada tuz-biber olsun diye bu konuyu tartışmışlığımız vardı. artık gözlük takmak istemediğimi biliyordum, ama önceki çerçeveye verdiğim çok paranın altında eziliyordum biraz, neyse gözlüğü yurtta takarım diye kendimi kandırsam da, bir kararsızlık vardı üzerimde. işte onu klinikte son anda kaldırdım üstümden, kaldırıp doktorun masasına koydum. ben lens takmak istiyorum. o anda atıldı somut adımlar, göz çapım ölçüldü, 8,5 mm! evet çok övündüm bununla sonra, çünkü optikçi optikçi dolaşırken(aslında optikçi optikçi dolaşmadık, canım optikçim oktay optiğe giderken yoldaki optikçilere sorduk) 8,5 mm'yi gören tekrar bakıyordu. bu kadar büyük göz yokmuş meğerse hiç. hatta bu çapta lens üreten de bir kaç şirket varmış sadece. hayır övünüp mutlu olmam saçma aslında, daha çok görmüyorum ki gözüm büyük olunca. ama yine de iyidir büyük göğz(a-ah, ne ayıp)


ilk haftalarım çok sancılıydı. lensi parmağıma çok iyi oturtuyordum ama gözüme takamıyordum. yarım saat süren uğraşlar sonucu taksam bile, akşam çıkaramıyordum. 1-1,5 saat, kısa molalar vererek çıkarmaya uğraştığım lensi sonunda çıkardığımda, bir anlığına lensin takılı olduğu bir gözün daha olduğu gerçeğini unutup o hırs ve mutlulukla, yumruklarım sıkılı bir şekilde, yeeearrrhh, diye bağırdığımı hatırlıyorum annem yemekteyiz programlarını izlerken.(evet, izmir'deki hayatım dünyanın en huzurlu hayatı, güzel bir yemekten kalkılmış, alsancak'da bir kaç tur atılmıştır. çay konmuş, tv'de yemekteyiz açılmış, karşılıklı kanepelerde yerler alınmıştır, lens bile o mutluluğa dokunamamıştır.) bir yanda, yeni temizlenmiş odam gibi parlayan dünyayı gözlüksüz görmek gün içinde,bir yanda lensi çıkarırken yaşadığım sinir harpleriyle dolu gün sonları.. kafamı eğiyor, gözlerimle yukarı bakıyor, bakalım gözlüksüz nasıl görünüyormuş bu tabela karşılaştırması yapıyordum ilk bir kaç gün. görüntü değişmedikçe, kafamı daha çok eğiyor ve gözlerimi daha çok kaldırıyordum gözlük değil lens taktığımı farkedene kadar. kafam çok karışıktı..


ama zaman geçtikçe alıştım, hatta o kadar alıştım ki, akşam olsa da lensimi çıkarsam diye geziyordum ortalıklarda, yarın sabah lensimi takıcam oley diye yatıyordum geceleri. keyif almaya başlamıştım. lense dokunmadan önce ellerimi köpürte köpürte sabunlamak, ılık suyla durulayıp boynuma astığım sarı havluma silmek.. ordan okuyunca küçük görünebilir ama, burda yaşadığımda büyük mutluluklardı benim için. hatta yeni yöntemler keşfetmiştim, lensi gözümün göbeğine değil, biraz daha aşağı bırakıyordum, o yolunu buluyordu. alt ve üst, iki göz kapağımı da parmaklarımla açmanın yanlış bir strateji olduğunu anladım sonra. aydın'ın söylediğine göre, ben öyle yapınca, lensin dayanıp gözüme oturacağı bir yer kalmıyormuş. bana da mantıklı geldi. pratikte de, sadece üst göz kapağımı tutup kaldırmak daha hızlı tur zamanları yapmamı sağladı.


en son 2-3 gün önce, odadan yunanistan vizesi almak için çıktığım sabah, dişimin ağrısını fırsat bilen lensim, diğer herşey gibi gözüme batmaya başladı, tabi ki önce dişime. kampüsten 4.levent'e kadarki kısacık yolda servisle giderken belki milyonlarca kez kırpıştırdım gözümü tikim varmış gibi. bildiğim tüm taktikleri uyguladım lensi yerine oturtmak için, olmadı. 4.levent'in ordan geçtiğimizi arka camda noteri görünce farkettim, oysa hep simit sarayı veya lc waikiki'yle görürdü gözlerim 4.levent'i. dişimin ağrısını fırsat bilen servis şoförü, basmış devam etmişti, hem de servis ücreti olan 2 lirayı adama uzatırken -belki 2 liradan az lira alır umuduyla(çünkü servis maçka'ya gidiyor aslında)- 4. levent'e gideceğimi söylediğim halde. 4.levent'de inicem demiştim diyerek uyardım şoförü, ani olmasa da kendince iyi sayılabilecek bir frenle durdu, sinirli sinirli indim basamakları, hatta o sinirle koştum metroya kadar olan kısmı. metronun orda zamanı, burda indim, şimdi indim aslında ben diye kandırmak için herhalde, ya da sadece dişim ağrıdığından.. metro basamaklarından inerken gözlerimi kırpıştırmaya devam ediyordum, sonunda olan oldu, lens gözümden çıkıp kirpiklerime yapıştı. ilk defa o an ellerimi sabunlamadan aldım elime lensi, sahip çıktığım ilk değeri çiğnemiştim. bir süre elimde taşıdım, lens suyunu almamıştım ve ne kadar ustalaşsam da, metroda, hayatın içinde o lensi takabilecek yeteneğe sahip değildim henüz, ayrıca ellerimi bile sabunlamamıştım(külahınıza anlatayım). lens elimde kurumaya başladı, yapışkanlığı azaldığı için elimde tutmak zorlaşıyordu, dişimin ağrısını fırsat bilen kalabalık, bir de elimde lensi görünce üstüme üstüme geliyordu. sonunda dayanamayıp, iyice kurumuş lensi, montumun fermuarlı cebine attım. evet, sahip çıktığım değerleri bir bir çiğniyordum. üstüne üstlük diğer lens hala gözümdeydi, bu gözlüğün camlarından birinin düşmesi gibi bir şey ki gözlüğün camının düşmesi kadar kötü bir şey yoktur aslında dünyada, savaşların, kavgaların, cinayetlerin bütün sebebi, düşen gözlük camlarıdır.


neyse, şöyle böyle o sabahı bitirip öğlene başladığımda odamdaydım. büyük bir merakla montumun cebinin fermuarını açtım, biraz karıştırdıktan sonra cebi, lensi buldum(cebi karıştırdım-lensi buldum). onu bütün sabah cebimde taşımamın sebebi az sonra yapacağım deneydi. lensi lens suyuna koyarsam, onca arbedenin ardından tekrar eski haline dönüp dönmeyeceğini merak ediyordum. kontrol grubu için, sol lensimi gözümden çıkardım(bu arada lensin hangi gözümden çıktığını ilk şu an söyledim, siz de yeni farkettiniz, nerenizle okuyorsunuz?), lens kabına koydum. deney grubu içinse cebimden çıkardığım lensi, lens kabının lacivert bölmesine koydum. aynada kendime şöyle bir baktım, lenssiz yüzüm daha pürüzsüz görünüyordu. odama döndüm ve beklemeye başladım. bir kaç saat sonra sonunda cesaret edip lens kabını açtığımda gördüklerim, insana, hayata bağlanma konusunda ders olacak cinstendi. lens eski halini almış, mutlulukla gülümsüyordu hayata, gözlerim doldu.. bir damla gözyaşım yanaklarımdan süzülüp, lens kabının lacivert bölmesine düştü.


pıt.


o günden beri, yani 2-3 gündür, boynumda sarı havlum, lense dokunuş öncesi banyoda her sıvı sabunla buluşmamda, aklıma küçük lensin hayata bağlılığı gelir hep, bir yandan da çiğnediğim değerlerim. gözlerim dolar, dayanamam..


pıt.


pişit: nisan biliyorum senin için okuması zor bir yazı oldu, üzgünüm, pıt.
şimdi de başım ağrıyor biliyor musun?


- 4.levent'i bulamadım ama, bu punk levent. yanındaki de ceylan, ceylan'ı biliyorsunuz. resme tıklanmıyor, olsun, ceylan bir gün bana punk levent'i anlatacak.

25 Mart 2009 Çarşamba

diş değil bademcikmiş,
bademcik de değil artık, badem olmuş zaten o.

boğazım ağrıyor.



edit: köprücük kemiğim mi yoksa.
büdüt: köprücük kemiğimle alakası yokmuş. sol yanağımı şişirince oluşan gerginlik boğazımı daha çok ağrıtıyor resmen. hayır durup durup yanağımı şişiren biri de değildim ben. neyse ağrıdıkça editliyorum yazıyı yalnız, belki yarın doktora giderim.

oha, yirmilik dişimmiş, yirmilik dişimmiş! az önce dayanamayıp, işler yolunda mı diye bakmak için geçtim aynanın karşısına açtım ağzımı. çünkü ağrı ve acı giderek boğazımdan yukarı, ağzıma doğru ilerliyordu şu büdütü yazarken. hatta anlatmayı denedim o sırada da, bademciğin ağıza bağlandığı yer diye tarif etmeye kalkınca da sildim birden. neyse ağrı-acı o kadar çıkmıştı ki yukarı, aynanın karşısına geçip ağzımı açsam neler olduğunu anlayabilecekmişim gibi hissettim. nitekim anladım, benden kaçmadı. yirmilik dişim, evet 20'lik dişim ağzımda terör estiriyor. masum dişetleri çaresiz.. bu iğrenç yazı da burda bitsin, tamam.

24 Mart 2009 Salı

delilah'ım, nar çiçeğim, çatalkaram, çingenem



bir iki gündür işler yolunda gidiyor. en son bir kaç saat önce yanlış bir uçak bileti almanın kıyısından döndükten sonra cesaret edebildim bunu söylemeye. örneğin iki gün önce de dünyanın en pazar gününü yaşamıştım. sadece güzel haberlerden oluşan bir pazar gazetesi okudum bütün gün adeta. kahveyi, kahveyi düşünerek içtim, aklıma bant dergisinin 1 yıl falan önceki kahveli sayısı gele gele içtim, ooh, ne güzelmiş bu kahve diye diye içtim. kahveye sadece mutluyken odaklanabilirim, bir kahveyi ancak mutluyken beğenebilirim. mutsuzken, kafam düşünceliyken falan, kahvenin tadı diye bir şey yoktur benim için, kafeini için içerim(pek içli bir cümle, evet). ama o gün ağzımdaki tat, kahvenin tadıydı, kahveden daha az akıcı, yenilip yutulmayan başka şeylerin değil. ama böyle zamanlarda da buluyor bünyem bir şeyler aslında, aklıma düşürüyor bazı şeyleri, fotoğraf baktırıyor. hiçbir şey yapamasa öyle bir ağrı veriyor ki, diş mi bademcik mi anlamıyorum. evet dişim ağrıyor, ya da bademciğim, bademciklerim değil, sol taraftaki bademciğim, sağ taraftaki uslu uslu oturuyor.


ben istanbul 2008 yazını özledim. 2008 yazında florida'daydım(vuuu). bu durum, istanbul 2008 yazını o zaman değil belki ama, bu zaman daha çok özlememe neden oldu. baktığım fotoğraflar da 2008 yazında istanbul'da çekilmiş tesadüfen. zihnimde photoshop'luyorum o fotoğrafları, bazı karelere kendimi koyuyorum.. 2007'den beri yazlarımda tamamlayamadığım şeyler var, 2007'den beri yazlarım kışlarıma ilişmeye başladı. küresel ısınmadan olsa gerek, 2007'den beri iklimim biraz değişti benim.

-bu şarkı benim yazımın, florida 2008 yazının soundtrack'indeydi. her gün her yerde duyduğumuz bu şarkıyı berkay'la az aramadık what did you do to me diye google'larda, çok aradık, bulamadık. bulamayıktık bu şarkıyı, ta ki bir gün nisan msn'den gönderene kadar. aldığımda şarkıyı nisan'a, what did you to me diyebildim sadece. belki bir kaç kez.


bademcik, çiçek ol bakayım.

23 Mart 2009 Pazartesi

ses-len!




ses, dünyayı farketmektir, doğanın kendine yakışanı giymesidir, kelimelerin giydiği kıyafetlerdir. bir baloda lüks bir smokin veya varoşlarda yırtık bir pantolon.. aynı sözcüklerin meğer farklı sözcükler olduğunu sesler bize ses. müzik falan hep ses, inanılmaz.

la maison en petits cubes'u izlediğimden beri, seslere karşı zaafım fizan'dan görülebilecek boyutlarda, farketmemek elimde değil. algıda seçimimi yapmadan hemen önce, kulaklarım ve gözlerim arasında verilen mücadeleyi, kulaklarım kazanmakta o animasyonu izlediğimden beri. bir köpek havlamıyorsa benim gözümde bir değeri yok, gözüm değer verse, bir köpek gördüm galiba diye haykırsa bile, kulaklarım duymamazlıktan geliyor onu, köpek de kıvrılıp bir köşeye uyuyor, n'apsın? benim için ses, ışıktan hızlı. ya da gözlerim kulaklarımdan yavaş, hangisi bilmiyorum. tek bildiğim, kulaklarımın gün geçtikçe arsızlaşması, dünyada duyulmayan ses kalmayacak sloganıyla çıktığı yolda emin adımlarla yürüyor olması.

seslerle bir şeyler yapmak gerek, nutku tutacak bir şeyler, sadece konuşmak az geliyor bana sanırım. şu an ne yapacağımı tam bilmesem de, seslerle bir şeyler yapmak istediğimi biliyorum. iki-üç gün önce, yağmur ve kar beraber yağdı istanbul'a. gökyüzünde, birbirlerinden ayrı hasret dolu yolculukları, yeryüzünde kavuşmalarıyla son buldu. ezdim ben de onları, ettim romantizmin içine, ez(d)erken de çığlıklarını kaydettim telefonuma. dizlerini bükmüş, telefonunu ayaklarının yakınına uzatmış bir halde 4-5 dakika kadar yürüdüm kampüste notre dame'ın kamburu gibi. kimse ee, ne yani? demesin, bu bir adımdı bence, hatta bir çok adım, sesini bile kaydettim.

kulaklığımı havaya taktım, havayı dinliyorum. çok sessiz, çok sedasız bizim atomcuklar, bütün gürültüyü yapan insanlarmış.

kıpırdanmalar, titremeler, küçük, kararsız hareketler. çok daha anlamlısınız benim için şımarık günlük hayatsal hareketlere göre, çok daha gerçeksiniz.


- burası madrid'miş. madrid'de rüzgarla kıpırdanan o ağaçlardan biri olmak isterdim. rüzgara kaptırmış tango yapan, kendini bozmuş o ispanyol bulutlarla dalga geçmek.. yapraklarım da hışırdarsa* hele, tadımdan yenmem.

*önce şırıldarsa yazmışım, itiraf edeyim.

20 Mart 2009 Cuma

tembel tenege


çalışamıyorum, ders, çalışamıyorum. ders çalışmamak için, kitap okumayı çok özlediğimi farkedebiliyorum. o masada oturmamak için bacaklarım kireçlenebiliyor, kendimi hareket etmeye ihtiyacım olduğuna inandırabiliyorum. ses mes ne bulursam dağıtıyorum dikkatimi. normalde sadece yılbaşı günleri, avrupa yakası'ndan asya'ya geçiyorsam, o köprü trafiğinde gelen tuvaletim, bir de ders çalışırken geliyor. yıllardır, dikili'de kuzenimle denizden döndükten sonra buzdolabındaki depozitolu kola şişesinden içtiğim suyla idare eden bünyem, ders çalışırken su da su diye haykırıyor(bir laz edasıyla). olabildiğim kadar insan oluyorum ders çalışırken, robot olmak lazım bazen.

oysa böyle değildim ben, akıllıydım. zeka parıltıları gösteriyordum küçüklüğümden beri. gün geliyor atiye'ye bile kopya veriyordum. bir sabah okul bahçesine servisle iniş yaptığımda bir karşılama komitesiyle farkettiğim bir türkiye birinciliğim bile vardı. insanlık tarihine yön verecek nitelikte vecizelerimle dolardı dayımın bize hediye ettiği ajandalar hep(ki bunları, ben laptop ve o ajandalar aynı ortamda bulunduğumuzda yazmak istiyorum, ve hala, çok küçükken, terliğim ayağımdan çıktığında, "aa terlikten çocuk çıktı!" lafım kadar zeki bir laf daha edememiş olmamın ezikliğini yaşıyorum, en azından bunu söyleyeyim şimdilik). ama madem bir mat102 vizesi öncesi ders çalışmakta problem yaşayacakmışım, madem not ortalamam sürünecekmiş 2'nin altında, erasmus yapmak istesem yapamayacakmışım.. küçükken ayıp etmişim zeka parıltıları göstererek. bu yaptığıma kendimi yarı yolda bırakmak denir bence.

evet the fall'ı izlemeden önce yazmak isteyip, olasılık vizemin iyi geçmesiyle ertelediğim bu düşünceler, şu an patlak verdi nihayet.
o sarı lambaların arasında uçan bir arı olsaydım keşke... dileğimin yanlış anlaşılması sonucu bir arı sokuyor beni her vize. beni sokan ilk arının, bir bağ evinde ölmüş ve yer yastığının üstüne düşmüş bir arı olmasından anlamalıydım arılarla başımın dertte olduğunu.. anlamamışım, ayıp etmişim bence.

- başlık ceylan'dan. ceylan siyah saçlı beyaz tenli fotoğraflar çeken bir kız çocuğu, hatta bu lambaları o görmüş, bu sarışın fotoğrafı da o çekmiş. fotoğrafa tıklanıyor, ne güzel.

19 Mart 2009 Perşembe

sıfırın altında süperim

moralim sıfırın altında.
buraya süperim yazsam süper olur muyum acaba?

süperim.

evet aslında bir şeyler oldu, süpmek diye bir fiil olduğunu düşündüm bir anlığına. insanlığı onları süpeceğim tehdidiyle korkuttuğumu düşündüm.

mat102 vizesi, iyi geç yoksa süperim,
gerekli belgeler, zamanında gelin yoksa süperim,
bir gün 30 saat olmazsa hepinizi süperim ulen!!

17 Mart 2009 Salı

e be a

avea bunu lütfen yapma artık. insanlar telefonlarına mesaj gelince heyecanlanır, merak fizandan görülebilecek boyutlara ulaşır bir anda. ama mesajı açıp "avea bi dünya, gprs, ringa" kelimelerinin 5!* şekilde sıralandığını görünce o heyecan ve merak da 5! parçaya ayrılır.

her şeyi bir kenara bıraktım, ben zırt pırt, aslında kimden mesaj beklediğimi farketmek istemiyorum..


* 5!=5x4x3x2x1=120

belki de yapmak istediğim şey budur. bir şeyler çizmek. o çizdiklerime ses ve hareket vermek. özellikle ses vermek. karakter bardağına şarap koyarken, gerçekten bardağa şarap koyup o sesi kaydetmek. belki de bazen kendime ses vermek yetmiyor bana, çünkü kendimi ben çizmedim. çok güzel şeyler çizip onları seslendirmek istiyorum, hareket çok da önemli değil. bir yandan insanlar o sesi dinlesin de istiyorum, ama öylece duran bir şeyi sürekli dinlemek zor bir şey.. o yüzden biraz da hareket edebilir, çizgiler sağa sola sallanabilir hafifçe, biraz titreyebilir. bu şekilde istediğin her şeye can verebilirsin, hem de tam istediğin gibi. anime bir karakter benim yerime.. çok şey anlatabilir..
- bu benim hayatım boyunca izlediğim en güzel animasyon. en-en-en güzeli! insan böyle güzel bir şey görünce ne yapacağını şaşırıyor, bardağa şarap koyup sesini falan kaydedesi geliyor.

16 Mart 2009 Pazartesi

su gibi aziz ol yavrum


az önce çıktım bir bardak su içtim çalışma salonundaki sebilden. ama garip bir şey oldu, uzun zamandır suyun tadını almadığımı farkettim. hayır bu uzun zamandır su içmediğim anlamına gelmiyor, sadece, uzun zamandır içtiğim suyun tadını alamıyormuşum.

damak kuruluğu şikayetiyle odadan çıktım, doktor sebili görmek üzere çalışma salonuna yöneldim. yolda çok az uğradığım küçük mutfağımızla karşılaştım, bir ara gaza gelip aldığım sucuğun ve köri sosunun durumunu merak ettim -bu meraka* daha önce bir kaç kez düşmüştüm, ne durumda olduklarını görmek için buzdolabının kapağını filan açmanız gerektiğini düşündüğünüzde geçiyor- nitekim öyle de yaptım, buzdolabının kapağını açmak insana çok zor gelebiliyor bazen. mutfağı geçip çalışma salonuna ulaştığımda, kimya sınavı öncesi gözyaşlarımla ıslattığım, masalara kurumaları için yaydığım genel kimya kitaplarını ve çantamı gördüm. gülümsedim, dudaklarımın gerildiğini hissettim gülümserken, gözlem yapmaktan kendimi alıkoymam ve o suyu içmem gerektiğini de o gerginlikle anladım..

bardağımı mavi kola(pepsi blue:P) dayadım, suyun bardağıma fizik yasalarına uyarak akmasını dinledim, ama izlemedim, artık anlayabiliyorum suyun sesinden bardağımın ne kadarının dolduğunu. hatta öyle ki, kulaklarımı tıkasanız, gözlerim ve sebil başbaşa kalsak, taşırabilirim suyu miktarını ayarlayamayıp, bu konuda kulaklarıma bağımlı hale geldim. ince bir fa diyez çalındığında kulağıma(bardağın 3/5'ine tekabül ediyor), çektim bardağı koldan ve maslak'daki o uzun binaları izleye izleye içmeye başladım..

işte o an nasıl bir algı açıklığı yaşadıysam, küçükken, hani buzdolabından su içme ege dendiğiniz yaşlarda, buzdolabından su içmenin mutluluğuna benzer bir mutluluk yaşadım. içtiğim suyun tadı, küçükken dikili'de, kuzenimle denizden geldikten sonra buzdolabındaki depozitolu kola şişesinden içtiğimiz suyla aynıydı. bütün bu dikili'yi, kuzenimle denizden dönmelerimizi, depozitolu kola şişesini ve o tadı da, işte o an hatırladım..

sebiller güzel şeyler.. ama o suyun tadını yok etmiyorlar mı.. ayrıca sayelerinde buzdolabının kapağını açmak zor gelir oldu. meğer buzdolabı kapağını açmanın en çekici yanı, arkasında bekleyen depozitolu kola şişesinin içindeki suymuş..


*merağa?


- burası benim odam. benim odamın cep telefonuyla çekilmiş fotoğrafı, o yeşilli kırmızılı noktacıklar yok yani gerçekte. evet bazen çok huzur verici olabiliyor burası, algı açıcı, su içici.

15 Mart 2009 Pazar

dün gecenin ifl özeti



atahan'la ayrı programlar yapmamıza rağmen bir şekilde buluştuk,
fatih odadaymış,
onur'la buluşmak istedik, haberleştik haberleştik, buluşamadık,
başar'la, o bir arkadaşının doğumgününden çıktıktan sonra gittiği başka bir yerden dönerken istiklal'de karşılaştık, abi görüşelim ya dedik.

evet manidar bir yazı oldu.

14 Mart 2009 Cumartesi

fizandan görülebilen soru işareti hakkında



evet hatırlayacağınız gibi ben 2007 yazında, dinosaur jr. dinleyince aklına güzide grubumuz grup vitamin gelen bir gençmişim. bunu farkettiğimden beri düşünüp taşınıyorum, tanışıyorum o gençle. en sonunda bugün, tenacious d'nin yukardaki şirin mp3 oynatıcıya malzeme olan şarkısını dinlerken aklıma grup vitamin geldi.

ha, ne? eveeeet.. meğer ege'nin 2007 yaz kreasyonu, dinosaur jr. derken tenacious d'yi kastetmek istemiş. heh, dinosaur jr.'yi de kesin dinasaur jr. diye yazmıştır önce de sonra düzeltmiştir o. hey allahım.

artık herkes rahat uyuyabilir.

13 Mart 2009 Cuma

sosyopat?


sosyomat diye bir şeye takılmıştım bir ara, aslında birine takılırken. 2007 yazıydı sanırım ve hayatımın en rahat dönemini yaşıyordum . msn space'e bir şeyler yazmaya başlamam işte bu rahatlığa denk gelir. ama çiçek, böcek, laylay herşey rahatlığı değil bu bahsettiğim. zaten dünyada yazmaya ihtiyaç duyacak son insanlar o ruh halindeki insanlar bence. yazmak huzursuzluktur çünkü. kafanın etrafında -hatta içinde- sinir bozucu bir şekilde vızıldayan bir sivrisinektir, bilgisayarın ekranına yapıştırmak istersin var gücünle, ya da masadaki kağıda.. ve kış rahatlığı da değildi o, dedim ya, 2007 yazıydı, yaz rahatlığıydı, sivrisineği bol bir yaz rahatlığı.. istediğim şeye gönlümce üzülebilirdim, gecelerce ağlayabilirdim istediğim şey için, hiçbir şey için kaygılanmama gerek yoktu, kendi hayatımı dilediğim gibi yaşayabilirdim. sorunlarla dilediğim gibi yüzleşebilme rahatlığıydı o, birine, üzüleceğini bile bile kapılma rahatlığı.. moralimi istediğim gibi çarçur etmenin rahatlığını yaşadım o 2007 yazında, ilk yazımı da o zaman yazdım. ve o günden bugüne tam 10 yıl geçmiş acısıyla tatlısıyla, desem yeridir şimdi, adeta bir yıldönümü yazsına döndü bu. oysa bahsedeceğim şey çok farklıydı, 10. yıldönümüme daha yıllar olan bugünlerden bugünde konumuz sosyomat, evet.

nereden esti bilmiyorum, dün sosyomata girdim, sosyomat insanların etiket adı verilen konular açtığı, ve yine insanların bu konular hakkında yorumlar yaptığı bir fasilite, evet her şey insanlar için. konulara yaptığım yorumlara baktım, çoğunu hiç beğenmedim ama, bazıları hoşuma gitti. ege, sosyomatın en iyileri listesi ile karşınızdayım.

keşke dememek için illa hata mı yapmak gerek hakkında,
valla ağza yatay vaziyette bi kalem almak bi çözüm olabilir keşke dememek için..keffke gibi bişey çkıo zira ağızdan'
deyip apostrofumu çakmışım sonuna. evet ben çok severim bu işareti ( ' ), nokta koyamamamdan kaynaklanan bir sevgi, aslında bana çağrıştırdıkları da garip şeyler, anlatırım sonra. neyse sosyomat gençliğinin de hoşuna gitmiş olacak ki, 2 puan almışım bu yorumumla, ahelehey!

gothic takılan kızlar hakkındaysa hınç alan bir uluç yorumu yapmışım adeta,
çirkinsen güzel görünmenin kolay yolu.hatta ben çok çirkin bi kız olsaydım saçımı kazıtırdım,tarz olur:))
demişim. ben çok gülmüşüm ama, sosyomat gençliği gülmemiş. puanım, 0.

grup vitamin hakkındaysa şu anda hiçbir anlam veremediğim bir yorumum var,
dinasour jr. dinlerken gelir aklıma bu güzide grup..
neden? ne alaka yahu? kafamın tepesindeki soru işareti fizan'dan görülebilecek boyutlarda.

ilişkiye ara vermek hakkında kısa ve öz konuşup bir puanı kapmışım,
ilişkiye yara vermek..
diyor ege, tüm sevip de kavuşamayanlar için gelsin, kral fm'de yeniden sizlerle olucaz.

alışveriş merkezinde eşofman altıyla gezen insan hakkında,
alışverişi spor olarak görüo olabilir:)
demişim, millet daha çok ev-alışveriş merkezi yakınlığı açısından bakarken konuya.

farklı bir açıdan baktığım bir başka konuda eşşek kadar olup hala çizgi film seyretmek konusu olmuş.
çizgi film iyi de.., diye geçiştirmişim, asıl bu eşşek kadar deyimi pek şirin

en sevdiğim yorumuysa vespa hakkında yapmışım, demişim ki,
istiyorum ben de,tekerlekli converse!:)siyahı güzel,kremi güzel..
hehe, tekerlekli converse, ehehe:)

bunların yanında ne kadar kötü yorumlar yapabileceğimi de görmeniz açısından bir en kötü listesi de yapalım bakalım.

zaman herşeyi siler demişler, aklıma scotch bride gelmiş olacak ki,
zaman,herşeyi siler süpürür pasparlak yapar,üstelik şimdi bi alana bi bedava:P
demişim. evet daha küçük bir punto olsa onla yazardım. puntoları smallest, small, normal, big, biggest diye sınırlandırmak da nesi, blogspot?

huzursuz bacak sendromuyla ilgili yorumlarım atalarımıza taş çıkartmış,
huzursuz bacak huzursuz vücutta bulunur.
bence fazla söze gerek yok.

sosyomat gençliği şeytanı görse ne der diye merak etmiş biri,
şeytan gördü yüzümü:)
deyip atasözlerinden devam etmişim ama, orjinalleri daha çok tutmuş bu atasözlerinin hep.

bana bir veda cümlesi söyle demişler,
eşhedu en laa ilahe...:)
demiş, gönülleri fethetmişim, yemyeşil 1 puan. yalnız biri "peki" yazmış, 4 puan almış, yok artık?

kendimce geyik yapmışım,
bazıları, az önce aynaya baktım da ben gerçekten çok güzel ve çok zeki bi kızım diyen bir hanım kızımıza cevabern yazdığım,
heh,aynaya baktım da,kalbim çok temiz valla,bi de altana arter tıkalı galiba,arjantinde havalar soğucakmış,görüorm hep bunları''
yorumumdaki gibi 2 puanlık ve
bazıları, tv ile bilgisayarı aynı odada olanlar, hakkında söylediğim,
uzmanlar belli bi yaştan sora,tv ve bilgisayarın kişisel gelişimlerinin etkilenmemesi için,odalarının ayrılması gerektiğini sölüor..diğer yandan bu,tv ve pc için hiç de kolay diil'' (evet yine farklı bir açı)
gibi 1 puanlık güldürürken,
bazıları da, teoman'ın açtığı, yolda yürürken karo çizgilerine basmamaya çalışarak yürüyen insan tipi başlığına cevaben yazdığım,
bunu yapmadan duramıosa kolay gelsin o insana.
-siz de durmayıverin canım:)
örneğinde olduğu gibi, sadece benim yanak kaslarımı çalıştırmaya yetmiş. evet şimdi okudum, yine gülümsedim.

çok başarısız espri girişimlerim de olmuş,
dürüstçe mousundaki son paste'i bakmadan copy edecek var mı burada demiş yiğidin biri, hodrimeydan!
hehe, ve bişeyi paste yapınca mouse'a mı paste oluo o:)
demişim önce, şüpheli yaklaşmışım. ceren delikanlı kız, sorgulamamış yazmış,
893693 baya olmuşş kopyala demiyelii=)
e ben durur muyum ondan sonra, ceren'in büyük ihtimalle sosyomattan soğumasına sebep olacak o yorumu yapmışım,
humbada,bugün tekerleği buldum sevgili günlük,grkkk
oops,benim de olmuş baya:P
allahım ben bu kadar başarısız bir espri girişimi daha görmedim, humbada ve grkk taş devri efekti veriyor, of başka bir şey diyemeyeceğim, resmen ambalaj hatası.

öte yandan, nacizane tespitlerde bulunmuşum istanbul ve izmir hakkında,
istanbul dişi midir erkek mi? diye sormuşlar,
yok be erkek galiba..
şöle bi düşününce;levent,sultanahmet,beyoğlu felan hep...
hayriye,hürremsultan,hanımkızı diil yani:)
erkektir demişim, biraz da kasmışım, anlasın beni sosyomat gençliği artık, ben de onun gibi puanları götürmek istiyorum demişim.
ayrıca yine istanbul'a,
silütei olan şehir..öle her şehri tanıyamazsın profilden..
atatürk gibi yani,bulut da olsa tanırsınız'
demişim orhan velicesinde değil ama, delicesine.
alsancak çimler demiş biri,
belki iki sokak ötemde beni bekliyor olduklarını bilmenin de rahatlığıyla sitem etmişim,
yola yakın tarafı çamur olur,ya hep mi unutulup basılır oraya..
şu an o çamurun şifalı olduğuna inanıyorum.

muzdarip olduğum şeyler de varmış o sıralar,
aşk acısını en iyi ne dindirir demişler,
bu acıya her düşüşümde şiddetle reddetsem de,bi başkası.. demşim. kaç kez düştüysem o acıya.

insanlara ne düşündüğümü anlatmaya üşenmişim,
ya aslında şöle bişey şimdi...yada boşverin ya...neysezzzz..

bir sosyomat genci sabah suyu yüsüne çarparken suyun bileklerinden dirseklerine akmasıyla çıldıran insan olmuş,
hele bi de üstündeki uzun kolluysa,ve üstüne suyu yüzüne çarpıp ders çalışmaya gidenlerdensen falan,kitaplar ıslanır,bide yazılmaz ıslak sayfalara,kırmızı kalem lekeleri,öykk
demişim hala kırmızı kalem kullanan yancı biri olarak.

artık zamanı geldi, kendi başlığımı açıcam ulan deyip,
yeni tanıştığın insanın adını 5 dakka sora unutmak başlığını açıp sosyomattan medet ummuşum,
çok fena bişey,kötü fena,yardım edin:(
cevaplar tatmin edici,
bu linki vermiş ted1, bunun şifalı otlarla ilgili bir haber olmadığını şu an açıp bakınca anladım yalnız. newtonist ise nickine uygun bir edayla, yeterince değer vermediğinizden olur arkadaşlar.. demiş. alemsiniz çocuklar.

tutarsızlıklar da sergilemişim, sergilememişim değil,
sosyomatta alttaki üye böyle mi öyle mi şöyle mi etiketleri yasaklansın diye greve başlamış biri,
orjinallikten uzak,saçmalığa yakın,max ömrü 5 dk olmasına rağmen,bi ömür kapanmayan etiketler..
diyerek duygularını sömürmüşüm emekçi sosyomat gençlerinin, kapmışım 2 puanı.
ama bu tarz başlıklara yazmaktan da kendimi alamamışım,
alttaki hangi ünlüye benziyor diye sormuşlar, sarkastik bir edayla,
sony handycam flaşı mı o:P
demişim demesine ama, akabinde jet li'ye benzetilmekten kurtulamamışım.
şunu dinleyenler ve alttakinin müzikal tercihine de şunu verenler arasında yer almasam da olmazmış efendim,
herkes juri olmuş memlekette:PP iki dilli dede yorumumdan sonra, interpol dinlediğimi belirtip alttakine puan vermemişim. ama bu, üstümdeki prasticine'nin genç kızlara benim üzerimden, alttaki on üzerinden sekiz sana! daha iyileri olabilirdi.) ofiste klima altında sosyomatta geziyor olmanın verdiği huzurla radiohead - you dinliyorum yorumuyla ulaşmasını hiçbir şekilde engelleyememiş.
.
.
.
.
2007 yazında, sosyomatta sosyopat olduğum açık bir şekilde görülüyor. nerden esti bu, keşke esmeseydi dediğinizi duyar gibiyim. hadi son olarak genel istatistiklerimle bitireyim yazımı.


tirezege
.................................................................................................
0 kişi kendisini tutuyor, 0 arkadaşı var
19.06.1988 doğumlu, 20 yaşında. şu an yaşadığı yer İzmir - Öğrenci olarak çalışıyor. [istanbul'da öğrenci olarak ne yaptığı belli olmuyorla arasındaki 7 farkı bulunuz(hayır, yeditepe değil, dağlar kadar fark var)]
tuttuğu: 1 kişi (tutulduğu da)

insanın sadece bir kişi okusun diye bunca şey yazması garip aslında, belki de garip değil ama güzel. karşıdaki o güzelliği görmek istemediğinde garipleşiyor her şey.

ben 2007 yazında o kadar rahattım ki, okuyup okumadığından emin bile olmadığım biri için sayfalarca yazılar yazardım.moralimi istediğim gibi çarçur etmenin rahatlığını yaşadım o 2007 yazında ben, yazmaya başlamam da bundan olsa gerek. ama öyle çiçek, böcek, laylay rahatlığı değil. zaten o, rahatlık değil..

uyku demişken üç

aslında çok güzel şeyler yazmak vardı aklımda, ama unuttum gitti.. the fall, az önce bitti. izlemeye başlamadan önce hatırlıyordum aslında, önceden ne kadar akıllı bir öğrenci olduğumu, şimdiyse salaklaştığımı anlatacaktım. ama şimdi, salaklaştığımdan herhalde, hatırlamıyorum yazacağım eğlenceli, güzel şeyleri. mutlu yarınlar nerede?

oda uyku kokuyor. biraz koklasam geçer dedim, alışır burnum kokuya.
doğru demişim -almıyorum artık uykunun kokusunu-
ama yanlış yapmışım -uyuyamıyorum şimdi de-
uyku kokusu geldiği anda burnuna, atacaksın kendini yatağa.. yoksa uyuyamazsın. kokuyorsa bir yemek, soğanlar pembeleşmiş, domates terbiyelenmiştir değil mi, sen ne diye terbiyesizlik edip çok pişmiş seviyorsun. uyku böyle bir şey, çok pişerse yanar, mundar olur. karnım acıktı.

uyku sesi var odada. -uykunun sesinin güzel olması ve kulakların duymaktan yorulmaması pek güzel iki ayrıntı bence. ama insan sürekli dinlemek istiyor o sesi, bu da uyumaya engel oluyor tabi. uyku kokmayan bir şarkıyı saatlerce dinleyebilirsin sesi güzelse, uyumazsın.- bu aslında annemin sesi.

annem yok odada. bu yüzden uyku söylüyor onun şarkısını. annemden ödünç almış sesini ama, bilmiyor ninni söylemeyi, masal mırıldanmayı. anne uykuya çağırır insanı, uykuysa anneye çağırıyor. anne de uzakta olunca, işte böyle, uyunmuyor..

uyku ürkektir, kaçar.

9 Mart 2009 Pazartesi

3 te yetmez 5 tane




gecenin üçünde, gecenin ucunda dinlenebilecek yegane şarkı.. bu şarkı çalarken, uygun ortam şartları sağlanırsa, normalde aşık olma olasılığım olan bir şeye aşık olmama olasılığım ortadan kalkar*. nitekim böyle bir durum daha önce yaşandı. ama şimdi yaşanmamış gibi adeta. bazen ne çabuk değil ama, ne çok değişiyor insanın yaşadıklarıyla arasındaki açı, acı. ve yazmassa farkedemez bunu bence insan. onu gördüğünde yapamadığı zoom'u, onu yazarken yapabiliyor, onu gördüğünde salak gibi duran zaman, onu yazarken akıllı gibi duruyor, ileri-geri alınabiliyor, tartışmalı pozisyonları incelenebiliyor çünkü. hiç bir şey dışardan görüldüğü gibi değil, yaşarken değil ama, yazarken bunu anlıyorsun.

bazen bir şeyler olurken hayatta, insan kendini unutuyor. yazmak insanın kendini hatırlamasıdır. çok uzun süredir giymediğin converselerini 3 gündür ayağından çıkarmamaktır. yazmak kokan ayaktır.

yazmak benim için vazgeçilmez bir masturbasyon konseptli bir yazı yazmıyorum aslında, yazacak konu bulamadım ve aklıma "niye yazıyosun olm o zaman" diye sordum. aklım da kaptığı gibi klavyeyi..

ı mı mutludur, i mi? ı mıyım, i mi? mutlu muyum, değil mi?
buraya dünyadaki bütün ı'lara yetecek kadar nokta koymak isterdim...

.
.
.
.

*heh, ben amerika'dayken, yarışmaya rusya'dan katılan bir hatun vardı, o geldi aklıma şimdi. one republic'ten too late apologise çalmaya başladığı anda o garip dansına başlardı, o akşam da artık kimi gözüne kestirirse... o şarkıyla, gözüne kestirme olasılığı olan birini gözüne kestirmeme olasılığı ortadan kalkardı da diyebiliriz:)

hehe: bir de artık BİŞEYDEĞİLCANIMÖYLE x, y, z FALAN kısmına google'da en çok aranan sözcüklerden serpiştiricem. popularite kaygım var.

öptümbay'

6 Mart 2009 Cuma

balans,manevra.

salak teoman,

hayatın boyunca hiç bu kadar cool olmamıştın. teolan, bana fizik çalıştırsana, balans, manevra falan?

lonestar

of evet bu satırları yazarken etüt odasında açık bıraktığım her türden fiziki işkence beni bekliyor. çok bekler.

norah norah,
başım bardaktan boşanırcasına ağrırken, saçlarımı çok sevdiğim nepal berem gibi okşadığın için minnettarım sana. söz, vizeden sonra da seni dinleyip huzur bulucam.

bi çay içiriyim kendime,
hadibenkaçtım,
ebaşımağrıyo?

4 Mart 2009 Çarşamba

Hello

Hepyazıolmaz, birazdaresimolsun
öncelikle bu yazı, hapşursam bile yazcağım bir dönemin başlangıç yazısı olsun. sonrasına bakarız.

heh, üniversite çok zalim bir şey değil mi?
hm, nasıl? şöyle ya, şöyle böyle yani, çok da güzel bir şey değil idare eder bence.

mesela ben okul hayatımda, yapım itibariyla belki de, hep kendimi sınıfıma ait hissettim. ben sınıfındım, sınıf benim. görenler "5-C'den ege değil mi o?" derlerdi adeta. sınıf maçlarında canımı dişime takardım. sınıf maçı dedim de, sınıf maçı.. oysa artık bir sınıfım bile yok, lan arkadaşım sınıfsız okul mu olur ya.. e hadi, her ders başkalarıyla dolan o anfiye sınıf dedim, ayda yılda bir de erken gittim, oturdum, hocamın gelmesini bekliyorum. beklerken ağzımı bıçak açmaz.. konuşuyorsam adımı görücem ben tahtada, "konuşanlar" listesinde. hatta yaptığım her espri için bir de artı alıcam. başkanın toplu gürültüyü tetiklediğim için koyduğunu sandığı, oysa esprimi adeta onaylayan o artılardan, evet +'lar. çöpe gidip kalem açıcam en yakın arkadaşımla, esra'nın kalemtraşı iyi açıyomuş, sivri ucunu hissedicem parmağımda kalemin.. tahta dedim de, bir de tahtaya kalkmayı değil ama, atiye'nin verdiği kopyaları özledim. sözlülerde eksiler alıp espriden artılarımı nötrlemeyi özledim. şimdiyse yurtdışına çıkma bürokrasisinden beter vize dönemleri bitiriyor ömrümü. nüfus cüzdanımın ve öğrenci kimlik kartımın olmadığı bir dönemde vizelere pasaportla girip, abi vizeye pasaportla girilmicek de napılcak geyiği yaptığımı hatırladım şimdi. aslında o geyiği şimdi yaptım, çünkü o az yoğun anfide vizeye pasaportla girmem hiç bir yankı uyandırmadı, "vay, kanka naptın ya, ne o" diyen olmadı. oysa 5-C de bir yazılıya pasaportumla girdiğimi düşünüyorum da, heh..hehehee:) halil,benim babam almanyaya gidip geliyo olm derdi, belki başka biri benim teyzemin pasaportu vaaaar derdi, heh, şirin şeyler sizi:)

neyse bu böyle bir yazı olsun tamam mı, ama biliniz ki ben kırmızı kalemimi, kurşun kalemimi, esra'nınki kadar iyi olmasa da nacizane kalemtraşımı hala kalem kutumda taşıyorum, hala kalem açıyorum çöpte, ama duvara yaslanıp büyük anfide sıraya düşmüş kafaları izliyorum berkayla konuşmak yerine.. bayrak törenleri hala aklımda, cuma akşamları cumartesinin gelişini kutluyorum, sadece o kadar kalabalık olmuyor ve istiklal marşı da söylenmiyor yalnız olduğunda.. yazılılar daha da çirkinleşerek vize oldu, sözlü öldü. (hehe,hayattan bi kesit verdikten sora program bittiğinde,
*
ali. terfi etti, çok para kazanıp yurtdışına yerleşti.
necdet. tutuklanarak girdiği ceza evinde kitap yazdı, şimdi köpekleriyle özgürlüğünün tadını çıkarıyor.
ayşe, haala bekar:)
*
kısmı gibi oldu.) herneyse, ben de hala öğrenciyim, kronik öğrenci.. az önce hapşurdum bir de.

yazacak bir şeyler daha geldi aklıma ama, hadi canlar ben kaçar, cumartesi fizik ülkesine girmek için bir vize görüşmem var, belgeleri hazırlamalıyım. (of evet test çözücem tamam, ah..testler, yaprak testler, soru bankaları, tudem. yerinizi temel fizik, genel kimya, özel döşel aldı tamam mı olm, hadisittiringidinşimdisiziözlememişim..)

-bu nisan, benim arkadaşım, o sarı kalemli mavi şey de bundan sonra bir çok şeye konu olacak.. aa isim koymadık, nisan isim koyalım ona, tablet olmaz..

blogumun adresini facebook profilime koydum bi de, bakalım nolcak, kıh kıh:)