30 Mart 2009 Pazartesi

lens, göz, arpacık?


2-3 gündür yazamıyordum, gerek dişimin, gerekse dişimin ağrısından dolayı 2-3 gündür hiçbir şeye tahammülüm yoktu. hoşuma gitmeyen bir müziğe bir dakikadan fazla dayanamıyordum, ya da boş konuşan bir adama. hayatın her anında varlıkları ayyuka çıkmış, ama bir o kadar da alışılmış sinir bozucu şeyler, önce dişime, sonra da gözüme batıyordu, dayanamıyordum. sanki beynimin kullandığım kısmını dişimin ağrısına ayırmıştım, kullanmadığım kısmıyla da hayatı idare etmeye çalışıyordum.


yaklaşık iki ay önce lens takmaya başladım. göz kliniğinde ani bir kararla lens takmak isteyişim aklımda. aslında öncesinde, izmir'de annemle cenneti yaşarken, arada tuz-biber olsun diye bu konuyu tartışmışlığımız vardı. artık gözlük takmak istemediğimi biliyordum, ama önceki çerçeveye verdiğim çok paranın altında eziliyordum biraz, neyse gözlüğü yurtta takarım diye kendimi kandırsam da, bir kararsızlık vardı üzerimde. işte onu klinikte son anda kaldırdım üstümden, kaldırıp doktorun masasına koydum. ben lens takmak istiyorum. o anda atıldı somut adımlar, göz çapım ölçüldü, 8,5 mm! evet çok övündüm bununla sonra, çünkü optikçi optikçi dolaşırken(aslında optikçi optikçi dolaşmadık, canım optikçim oktay optiğe giderken yoldaki optikçilere sorduk) 8,5 mm'yi gören tekrar bakıyordu. bu kadar büyük göz yokmuş meğerse hiç. hatta bu çapta lens üreten de bir kaç şirket varmış sadece. hayır övünüp mutlu olmam saçma aslında, daha çok görmüyorum ki gözüm büyük olunca. ama yine de iyidir büyük göğz(a-ah, ne ayıp)


ilk haftalarım çok sancılıydı. lensi parmağıma çok iyi oturtuyordum ama gözüme takamıyordum. yarım saat süren uğraşlar sonucu taksam bile, akşam çıkaramıyordum. 1-1,5 saat, kısa molalar vererek çıkarmaya uğraştığım lensi sonunda çıkardığımda, bir anlığına lensin takılı olduğu bir gözün daha olduğu gerçeğini unutup o hırs ve mutlulukla, yumruklarım sıkılı bir şekilde, yeeearrrhh, diye bağırdığımı hatırlıyorum annem yemekteyiz programlarını izlerken.(evet, izmir'deki hayatım dünyanın en huzurlu hayatı, güzel bir yemekten kalkılmış, alsancak'da bir kaç tur atılmıştır. çay konmuş, tv'de yemekteyiz açılmış, karşılıklı kanepelerde yerler alınmıştır, lens bile o mutluluğa dokunamamıştır.) bir yanda, yeni temizlenmiş odam gibi parlayan dünyayı gözlüksüz görmek gün içinde,bir yanda lensi çıkarırken yaşadığım sinir harpleriyle dolu gün sonları.. kafamı eğiyor, gözlerimle yukarı bakıyor, bakalım gözlüksüz nasıl görünüyormuş bu tabela karşılaştırması yapıyordum ilk bir kaç gün. görüntü değişmedikçe, kafamı daha çok eğiyor ve gözlerimi daha çok kaldırıyordum gözlük değil lens taktığımı farkedene kadar. kafam çok karışıktı..


ama zaman geçtikçe alıştım, hatta o kadar alıştım ki, akşam olsa da lensimi çıkarsam diye geziyordum ortalıklarda, yarın sabah lensimi takıcam oley diye yatıyordum geceleri. keyif almaya başlamıştım. lense dokunmadan önce ellerimi köpürte köpürte sabunlamak, ılık suyla durulayıp boynuma astığım sarı havluma silmek.. ordan okuyunca küçük görünebilir ama, burda yaşadığımda büyük mutluluklardı benim için. hatta yeni yöntemler keşfetmiştim, lensi gözümün göbeğine değil, biraz daha aşağı bırakıyordum, o yolunu buluyordu. alt ve üst, iki göz kapağımı da parmaklarımla açmanın yanlış bir strateji olduğunu anladım sonra. aydın'ın söylediğine göre, ben öyle yapınca, lensin dayanıp gözüme oturacağı bir yer kalmıyormuş. bana da mantıklı geldi. pratikte de, sadece üst göz kapağımı tutup kaldırmak daha hızlı tur zamanları yapmamı sağladı.


en son 2-3 gün önce, odadan yunanistan vizesi almak için çıktığım sabah, dişimin ağrısını fırsat bilen lensim, diğer herşey gibi gözüme batmaya başladı, tabi ki önce dişime. kampüsten 4.levent'e kadarki kısacık yolda servisle giderken belki milyonlarca kez kırpıştırdım gözümü tikim varmış gibi. bildiğim tüm taktikleri uyguladım lensi yerine oturtmak için, olmadı. 4.levent'in ordan geçtiğimizi arka camda noteri görünce farkettim, oysa hep simit sarayı veya lc waikiki'yle görürdü gözlerim 4.levent'i. dişimin ağrısını fırsat bilen servis şoförü, basmış devam etmişti, hem de servis ücreti olan 2 lirayı adama uzatırken -belki 2 liradan az lira alır umuduyla(çünkü servis maçka'ya gidiyor aslında)- 4. levent'e gideceğimi söylediğim halde. 4.levent'de inicem demiştim diyerek uyardım şoförü, ani olmasa da kendince iyi sayılabilecek bir frenle durdu, sinirli sinirli indim basamakları, hatta o sinirle koştum metroya kadar olan kısmı. metronun orda zamanı, burda indim, şimdi indim aslında ben diye kandırmak için herhalde, ya da sadece dişim ağrıdığından.. metro basamaklarından inerken gözlerimi kırpıştırmaya devam ediyordum, sonunda olan oldu, lens gözümden çıkıp kirpiklerime yapıştı. ilk defa o an ellerimi sabunlamadan aldım elime lensi, sahip çıktığım ilk değeri çiğnemiştim. bir süre elimde taşıdım, lens suyunu almamıştım ve ne kadar ustalaşsam da, metroda, hayatın içinde o lensi takabilecek yeteneğe sahip değildim henüz, ayrıca ellerimi bile sabunlamamıştım(külahınıza anlatayım). lens elimde kurumaya başladı, yapışkanlığı azaldığı için elimde tutmak zorlaşıyordu, dişimin ağrısını fırsat bilen kalabalık, bir de elimde lensi görünce üstüme üstüme geliyordu. sonunda dayanamayıp, iyice kurumuş lensi, montumun fermuarlı cebine attım. evet, sahip çıktığım değerleri bir bir çiğniyordum. üstüne üstlük diğer lens hala gözümdeydi, bu gözlüğün camlarından birinin düşmesi gibi bir şey ki gözlüğün camının düşmesi kadar kötü bir şey yoktur aslında dünyada, savaşların, kavgaların, cinayetlerin bütün sebebi, düşen gözlük camlarıdır.


neyse, şöyle böyle o sabahı bitirip öğlene başladığımda odamdaydım. büyük bir merakla montumun cebinin fermuarını açtım, biraz karıştırdıktan sonra cebi, lensi buldum(cebi karıştırdım-lensi buldum). onu bütün sabah cebimde taşımamın sebebi az sonra yapacağım deneydi. lensi lens suyuna koyarsam, onca arbedenin ardından tekrar eski haline dönüp dönmeyeceğini merak ediyordum. kontrol grubu için, sol lensimi gözümden çıkardım(bu arada lensin hangi gözümden çıktığını ilk şu an söyledim, siz de yeni farkettiniz, nerenizle okuyorsunuz?), lens kabına koydum. deney grubu içinse cebimden çıkardığım lensi, lens kabının lacivert bölmesine koydum. aynada kendime şöyle bir baktım, lenssiz yüzüm daha pürüzsüz görünüyordu. odama döndüm ve beklemeye başladım. bir kaç saat sonra sonunda cesaret edip lens kabını açtığımda gördüklerim, insana, hayata bağlanma konusunda ders olacak cinstendi. lens eski halini almış, mutlulukla gülümsüyordu hayata, gözlerim doldu.. bir damla gözyaşım yanaklarımdan süzülüp, lens kabının lacivert bölmesine düştü.


pıt.


o günden beri, yani 2-3 gündür, boynumda sarı havlum, lense dokunuş öncesi banyoda her sıvı sabunla buluşmamda, aklıma küçük lensin hayata bağlılığı gelir hep, bir yandan da çiğnediğim değerlerim. gözlerim dolar, dayanamam..


pıt.


pişit: nisan biliyorum senin için okuması zor bir yazı oldu, üzgünüm, pıt.
şimdi de başım ağrıyor biliyor musun?


- 4.levent'i bulamadım ama, bu punk levent. yanındaki de ceylan, ceylan'ı biliyorsunuz. resme tıklanmıyor, olsun, ceylan bir gün bana punk levent'i anlatacak.

4 yorum:

cherry chan dedi ki...

miminiz var.. bizden size..
sevgiler(:
http://cherrymeichan.blogspot.com/

mika dedi ki...

zor bi süreçti evet.hızlı okuma teknikleri sağolsun,atlaya zıplaya vardım son cümleye.ayrıca yunanistan öncesi bi uğra 2ye de arkandan su dökücem=)

black dedi ki...

evet lensler eski haline dönüyo ki hani hipertonik ortamdan hipotonik ortama geçince deplazmoliz oluyolar ya ondan. ehehe biliyorum ki hih

Göksel dedi ki...

ben resme tıkladım, o da büyüdü. heheee:)