22 Aralık 2009 Salı

neşelihayat

imohayat

18 Aralık 2009 Cuma

lojik?

az önce cof adlı posttaki bütün cofları neden cup'a çevirdim, bilmiyorum...

17 Aralık 2009 Perşembe

jealousity.


Jealousy is an emotion and typically refers to the negative thoughts and feelings of insecurity, fear, and anxiety over an anticipated loss of something that the person values, such as a relationship, friendship, or love. Jealousy often consists of a combination of emotions such as anger, sadness, and disgust.

*tıkla resme, tam wikipedia.

15 Aralık 2009 Salı

mışmişmuşmüş.

Beni biraz kaygılandırıyorum. Özellikle derslerime karşı davranışlarım konusunda. Evet, pek anlaşamıyoruz. Nolur biraz anlamaya çalışsam, öyle veya böyle bir arada yaşamak zorundayız sonuçta... Ama onlar da bana karşı çok sert, ayrıca bir konuşmaya başladım mı saatlerce anlatıyorlar, sayfalarca, fotokopilerce. Ben geceleri gündüzlere katarken onlar için, onlar göz bebeklerime sızılar katıyor. Yok artık uyucam desem, içime sıkıntı tozu serpiyorlar. Üstelik 2-3 haftada bir resmen arkadaşlık testine tabi tutuluyorum. Ayrıca biricik arkadaşıyım sandığım o derslerin aslında yüzlerce çaresiz arkadaşı olduğunu da o testlerde bizi doldurdukları sınıflarda algılıyorum. Başımızda 2 ya da 3 gözetmen duruyor, sanırım onlar derslerin en büyük muridleri. Aslında, derslerin en büyük muridinin yardımcıları olmalı onlar, çünkü haftada 1 ya da 2 gün aynı çaresiz grubu toplayıp, derslerle öğrencilerin arasını düzeltmeye çalışan birileri olduğunu duydum. Bakın çocuklar, o aslında öyle demek istemedi, yanlış anladınız, şunu kastetmiştir o falan diye anlatıyormuş duyduğuma göre. Hatta karmaşık matematiksel işlemlerle destekliyormuş anlattıklarını, işin içine yeşil bir karatahta da girince, öğrenciler çaresiz inanıyormuş. Yalnız anlatılanlara göre, bu tarikatta derslerden çektiğin her türlü çileye değiyormuş ilerde. Arkanı falan kolluyormuş dersler. Ben kendimi hala inandıramadım.

Şimdi birazcık yazasım var ya. Aslında küçük bir karamsar tahta(kara bir küçümser tablo?) çizicektim ama, yön değiştirdim. Hatta öyle bir yön değiştirdim ki, şimdi Tarlabaşı'yla ilgili bir tespitimi paylaşıcam sizinle:) Tarlabaşı perukçudan geçilmiyor efendim, İstanbul'un hatta Türkiye'nin peruk piyasası Tarlabaşında dönüyor. Hatta öyle bir şey ki, şu anda bu blog, google'a "Tarlabaşı peruk" yazan internet kullanıcılarını ağırlıyor. Evet Tarlabaşı ve Beyoğlu'nu ayıran, o tekinsiz caddede adım başı bir perukçu dükkanı var. Neden mi? Çünkü Tarlabaşı İstanbul travestilerinin tarlasıdır adeta ve peruk her travestinin ihtiyacıdır(peruk, her travestiye lazım). Yani neden sorusunun cevabı tanıdık, arz-talep abi işte ve cümle sonuna doğru düşen bir vurgu. Düşünsenize meğer şöyle bir şey varmış, her travestinin mesleğe başlamadan önce aldığı ilk şey perukmuş. Bu işin sermayesi buymuş hatta. İşe başladıktan sonra peruk parası çıkınca rahatlıyormuş travesti, o andan sonra kağra geçmeye başlıyormuş. İşler iyi gidiyorsa 2. peruk satın alınıyormuş, hatta peruk sayısı bir kritermiş bu işlerde, çok peruğu olanlara, "onun 4 peruğu var" diye gıptayla bakılıyormuş. Hatta peruk bir yatırım aracıymış belki, işleri iyi gidenler peruk alıp, kiraya veriyormuş. İşler hep iyi gidicek değil ya, işleri kötü gidenler de önce peruklarını kiraya vermeye başlıyormuş "bari bakımını kurtarır" diyerek. İşler daha da kötüye giderse, peruğu satıyorlarmış son çare. "O peruğunu sattı" bir acıma cümlesiymiş camiada. Travestiler de emekli oluyormuş tabi. "Peruğunu asmak" deyimi emekliliği anlatıyormuş sektörde. Peruk deyip geçmemek gerekirmiş belki de, belki de deyip geçmek.

ps. Aslında buraya güzel bir resim-işimi koymuştum, ama korktum çıkardım sonra yazının konsepti nedeniyle:) Başka bir bahara artık.

12 Aralık 2009 Cumartesi

Cumartesi. Ötesi. Berisi.

Cumartesi. Cumanın etkisinden kurtulamamış bir gün bence, ya da bende. Sanki bir cuma günü, okuldan saat 6 gibi eve gelmişim de, önce yemeğe kadar, yemekten sonra da beyaz show başlayana kadar vakit öldürüyormuşum gibi oturuyorum laptopun başında uyandığımdan beri. Laptop yatağıma dönük, ben de yatağımda oturuyorum laptopa dönük. Kafam duvara dayanık, sabahtan beri aynı şarkıyı* dinliyorum. Üstümde çirkin bir üşengeçlik var. Şarkıyı çok sevdiğimden değil, yeni bir şarkı seçip dinlemeye üşeniyorum. Bir de ders çalışmam lazım ki, bence üşengeçliğin düşmanıdır ders çalışmak, evet sadece bence böyledir bu, bu benim bilim dünyasında çığır açacak tespitimdir. Birazcık yazmaya başladım tekrar, yazar yazmaz Nisan'ın araması da güzel bir şey, spagetti yapıcam ona, belkini filmetti izleyemeyebilirizi ama.(spagettinin etkisinden kurtulamamak)

Thalia İsminilerden evine dönerken, Kavuniçi Kafe'de annem facebookta takılır, babam mutfakta yokolurken, İstanbul'da boş bir ev, benim tarafımdan tutulacağından habersiz, dün testere 6'yı izlemek için dolaptan çıkarılmış pepsi bugünün üşengeçliğiyle hala masamın üstünde ve sıcak, odada elektrikli bir ısıtıcı var ve çalışmayan peteğin üstünde ıslak montum, pantalonum, bense odayı inceliyorum betimleyebilecek bir şeyler daha bulmak için ders çalışmam gerekirken.

Gözlerim kapanmak istiyor, uykum açılmak. Üst paragrafta Türkçe'nin içine etsem de biraz, pek umrumda olmamak.

Şimdi aslında ne kadar da kıtır kıtır görünen sarı ince cisimlerin, suya atıldığında ne de kıvır kıvır yumuşayacağına şahit olucam.(spagetti diyince italyana bağlıyoree, o yüzdendiri bu kasmacatto amartık çok geçini)

*tıkla o yıldızın berisine, şarkı orda.

Teselli.

Varolmasaydım, canım daha çok sıkılırdı.

Ekşisözlükten.

senden sonra
kalbinin pilini
çıkarttı yaşlı amca,
saatine taktı.
vakit ayrılık vakti.