27 Aralık 2010 Pazartesi

su deposu

Son iki yazıdır blogu okuyanlar beni sidikli biri sanıcak ama, hani çişini çok çok tutarsın ya, artık böyle sınırdadır. Diyelim ki bilgisayar oynuyorsun ve tuvalete gitmeyi erteliyorsun sürekli, ya da kitap okuyorsun falan. Neyse an gelip de sonunda tuvalete gidip tekrar yerine döndüğünde anlıyorsun meğer ne kadar rahatsız hissettiğini içinde çişle. Yani resmen sanki çişten başka hiçbir derdin yokmuş meğer gibi hissediyorsun, öyle bir hafifliyorsun ki, içine su serpiliyor resmen.

Ya ne diyorsun sen be falan deme, dene, gerçekten.


*su deposu: anaokulunda benim takma adımdı.

24 Aralık 2010 Cuma

The Magic Numbers


Muzicons.com

Dışarıda hava çok soğuktu. 2-3 gün boyunca heyecanla beklediğim, uğruna şarkılar yazmasam da uğruna şarkılar dinlediğim gün geldiğinde, hava çok soğuktu. Ama daha oraya gelmedik, henüz içerdeyim, evdeydim, o kadar soğuk değildi henüz, evim sıcak. Bir salata yaptım, yanında bir Gusta açtım, Gusta nispeten soğuk. Salata-Gusta ikilisinin kulağa nasıl geldiğinin farkındayım, ama ağza nasıl geldiğinin daha da farkındayım, o yüzden imaj kaygısını bir yana bırakıp, yiyip içiyorum. Zaman geçiyor, atkımı boynuma doluyorum, kabanımı giyiyorum üstüme, eğildim, ayakkabılarımı bağlıyorum. Off, çok sıcak. Giyinik ve eğilik bir şekilde ayakkabı bağlama anı günün en sıcak vakti. Soğuk dışarıda, sıcak içeride kalsın diye kapıma yapıştırdığım izolasyon bantları kapının kapanmasını zorlaştırıyor. Kapıyı çarpıyorum, dışarı çıkıyorum. Dışardayım, işte şimdi soğuk, şimdi hava çok soğuk.


Metrodayım, 4.Levent'den Taksim'e gidiyorum. Konser İKSV Salon'da -biliyorum Gusta-salata ikilisinin ardından iyice entelledi beni bu durum-, İKSV Salon Şişhane'de. Ama aklımda konser yok, aklımda çişim var. Tek düşündüğüm konser yerine kadar çişimi tutup tutamayacağım. Taksim'de inip metrodaki tuvalete girmek, sonra tekrar aşağıya inip trenle Şişhane'ye devam etmek mi, yoksa direk çıkıp metrodan, Burger King'e gidip, ardından o soğukta cengaver gibi bütün İstiklal'i yürümek mi mekana kadar.. Sağlıklı düşünemiyorum, yeraltından devam etmek heralde, merdivenler gözümde büyüyor...

Şişhane treninde bulmaya karar veriyorum kendimi hiçbir merdivene bulaşmadan. Şişhane treni hep yeni, hiç eskimeyecek sanki. Tren gidiyor, gidiyor, ilginç hiçbir şey olmuyor, sonra tren duruyor, iniyorum, merdivenlerden bu sefer kaçış yok. Sanırım belediyenin oraya çıkan çıkıştan çıkıyorum ve çıkışıyorum kendime, konser salonunun nerede olduğunu tam bilmiyorum!, sağlıklı düşünemiyorum, bir konser salonu gibi düşünüyorum, nerede olurdum diyorum, burdayım diye dürtüyor çişim karnımı, zamanım daralıyor. Sonunda buluyorum İKSV Salonu, ama burası Şişhane değil, gayet de Kasımpaşa yazılabilirmiş adrese, hatta ben daha kolay bulurdum o zaman, ama şık durmazmış herhalde  İKSV Salon'un minimalist dizaynlı websitesinde. Neyse, çişim olduğu için biraz gerginim, o kadar da kızmadım aslında mekanın Kasımpaşa'dan Şişhane'de -dörtbuçuktan beş gibi- olmasına.


Dışarıda hava çok soğuk, ama artık bitti, içerdeyim. İKSV Salon, Tarlabaşı Bulvarı'nın restorasyon görmüş apartmanlarından biri gibi. Biletimi gösterip konser salonuna girmeden tuvaleti soruyorum ve bu çiş muhabbetini artık burada kapatıyorum. Sonra biletimi gösterip salona giriyorum, konser salonu Aşk-ı Memnu'daki evin salonundan, hatta piyanonun durduğu odadan, hatta ve hatta Bihter'in annesinin yatak odasından daha büyük değil. Ama daha yüksek tavanlı, asma balkonlu bir salon. Köşede bir bar var, o barda biralar değerli, daha sert içkiler daha değerli. Bir bira alıyorum, Efes Dark, ellerimde vestiyere vermediğim kabanım, vestiyere vermediğim atkım ve niye vestiyere vereceğim biram, bir kolona dayanıp konserin başlamasını bekliyorum. İnsanlardan birini tanıyorum, Mehmet Tez, bir başkasını daha tanıyorum, Tuna'nın arkadaşı olan arkadaşlarımın bir arkadaşı, sanırım Bilgi Üniversitesi'nden bir kız. Konser başlamadan biramı bitirmek istemiyorum, ama biram atkı ve kabanın arasında ısındıkça ısınıyor. Son birkaç yudumu kafama dikiyorum ve konser başlıyor...


Konser başladığı anda yüzüm buruk, buruşuk, ekşimiş çünkü bira çok ısınmış, bildiğin çok çirkin olmuş. Ama çabuk atlatıyorum. Magic Numbers, şirin, şişman, İskoç görünümlü bir adam, o adamın kardeşi, toplu, abla görünümlü hareketli bir kadın, abla görünümlü kadından daha zayıf olsa da, zayıf diyemeyeceğimiz ama güzel diyebileceğimiz bir başka kadın ve çok yorgun bir davulcudan oluşuyor. Konser insanı gülümsetiyor, o an ben de epey bir insanım ve epey bir gülümsüyorum. Bugün uğruna dinlediğim şarkıları bugün tekrar dinliyorum, ama bu sefer çalındıkları anda... Ertesi gün Hindistan'a gideceklerini söylüyorlar, ardından muhabbet açılıyor, her gittikleri ülkenin müziğiyle ilgilendiklerini söylüyor İskoç amcamız Romeo ve bize Selda Bağcan'ı bilip bilmediğimizi soruyor. Eh tabi salon çığlıklarla doluyor, -yan odadan Bihter'in annesi sessiz olun diye bağırıyor ama nafile- ardından bir şarkı çalmaya başlıyorlar, salondaki herkes gibi ben de şaşkınlık nidaları yükseltsem de şarkıyı o an tanımıyorum, ama Türk ezgilerini seçebiliyorum. Bitirdiklerinde aferin bekler gibi, "bu Selda Bağcan'dan" diyorlar, "good progressive music" diye ekliyorlar.

Çok sevdiğim Mornings Eleven'ı çalmalarından hemen önce, sadece müzik gruplarının isimlerinden oluşan kendi uydurdukları bir şarkıyı söylüyorlar. Şarkı gerçekten çok sempatik ve her geçen gün uzuyormuş. Aşağıdaki video'nun ilk birkaç dakikası bu şarkıyla geçiyor. Sözlerinden Thalia'nın da yardımıyla aşağı yukarı anladığım birkaç kuple şöyle:

Yes, Love, It bites, Anything but the Girl.
Bright Eyes, Delight, The Only Ones, Who, Can, Poison, Simple Minds.
Nein nein nein, The Police, Cars, Traffic, Jam, Sam and Dave, Runaways.
New York Dolls, Swing out, Sister, Muuush, The Pretenders, At the Drive-in, Smashing Pumpkins, Yeah Yeah Yeahs!
The Birds, The Bees, Screaming Trees, The Hives, The Leaves, lalalala:)



Sonra yalancıktan sahneden iniyorlar, biz daha Magic Numbers'ın Mag'ini bağıramadan tekrar çıkıyorlar. Ve Mornings Eleven'ı çalıyorlar. Kendimi tutamayıp bağırıyorum, O YEAH! Sonraki birkaç dakika çok çok güzel geçiyor, şarkı bitiyor, konser bitiyor, hayat tekrar başlıyor. Önümde saçma sapan dans eden ezik adam sahnede yerde duran setlisti alıveriyor, Romeo penasını atmıyor, önde birine uzanıp veriyor. Biraz üzülüyorum, eve setlist veya penayla gitmek güzel olurdu diye. Ama çabuk atlatıyorum, çünkü Kasımpaşa'dan İstiklal'e tırmanırken, binanın arka kapısında Romeo, kardeşi, yorgun davulcu ve konser başlamadan tanıdığım kız ellerinde biralar muhabbet ediyorlar. Hemen yanlarına gidiyorum, "konser güzeldi, ama Selda Bağcan'ın o çaldığınız şarkısını bilmiyorum" diyorum, "baya değiştirmiş olabiliriz" diyorlar, gülüyoruz, iyi geceler diyorum, şerefe yapıyoruz ve yoluma gidiyorum. Giderken düşünüyorum keşke bir fotoğraf çektirseydim ya da biletimi imzalatsaydım diye ama üzülmüyorum bu sefer, gülümsüyorum. Çünkü sanırım pek imza isteyen bir insan değilim. Düşünüyorum da, İKSV Salon konser izlemek için çok güzel bir yer ve yeni en sevdiğim gruplar edinmek için. Hava çok soğuk, içim değil, ben değilim, biram değil. Kalan biramı kafama dikiyorum, yüzüm buruşuyor, suratım ekşiyor-sanki yüz ve surat ayrı şeyler de-, evet biram hiç değil. Yürüyorum eve doğru, kapıyı açıyorum, kabanımı, atkımı çıkarıp şu anda oturduğum yere oturuyorum. İki hafta önce Cuma günü The Magic Numbers konseri çıkışı nasıl gülümsüyorsam öyle gülümserken buluyorum kendimi.

- Naber diyorum, nereden böyle?
- Hiç, bir konserden...

*Bu o dinlediğim şarkılardan biri. Çalmalarına çok sevindim, çaldıklarında çok sevindim. Mornings Eleven.

8 Aralık 2010 Çarşamba

You bitch of a son



Bugün Bilge beni Maslak'da gördü, napıyorsun nereye böyle demesiylen işte ben de derse gidiyorum falan dedim miydi, birden dedi senin kampüsün Gümüşsuyu değil miydi, o öyle deyince ben durur muyum, yok değildi, yapıştırdım lafı, yok mok derken işte falan derken.. Neden böyle oldu? Baya zaman geçti yazmadan, dur toparlıycam yavaş yavaş.

Olay şu: Ben bu dönem evimin direği, derslerimin babası oluyorum da, yine oo Ege nerelerdesin sen ya? muhabbetlerine meze olmak istemiyorum. İşin kötüsü bu dönem bir de merhaba yerine, aa Ege baya kilo almışsınla başlıyor karşılaşma törenleri. 

Eve çıktığımı da bloga ilk kez yazmış oldum böylece. Sadece evin direği olmak değil, eve ekmek getirmek, evi çekip çevirmek, evdeki hesabı çarşıya uydurmak gibi, deyim ve atasözlerine konu olan birçok görevi de başarıyla yerine getiriyorum. Evle ilgili bir ton şey anlatabilirdim aslında, bu zamana kadar neden anlatmadım bilmiyorum. Polifill süper hafif dolguyla duvarlardaki bir kaç deliği kapatmamı, mutfak için aldığım Polisil nem emiciyi, sifonun suyunu maviye boyayan Bref aktif temizlik küplerini, yana yakıla gazetelik aramamı, gazetelik piyasasında fiyatların fahişliği karşısında çözüm olarak ortaokulda iş-eğitimi dersinde kendi ellerimle yaptığım makrome gazeteliği Kırkağaç'dan buraya getirmemi, bir elimde bavulum, diğer elimde bond tipi evrak çantası gibi taşıdığım gazetelik ve içinde kitaplarım, cd'lerimle yaptığım taksim-4.levent metro yolculuğunu falan ballandıra ballandıra anlatabilirdim. Ama dediğim gibi, oo Ege, nerelerdesin sen ya? sorularına cevap olmakla meşguldum yine bir süredir.Ve evet aldım biraz diye eklemekle cevabımın sonuna, hareketsizlikten heralde..  


Ayrıca evden bahsedince konu epey dağılırdı ama söylemeden edemezdim eminim, hemen hemen her gün yanından geçtiğim 4.Levent'deki Sapphire adlı gökdeleni yaptılar ya, şimdi kara kara düşünüyorlar bence içini nasıl dolduracaz diye. Boş kalsa da olmaz şimdi yani. Ben dedim 50. kattan sonrasına gerek yok diye. Bu arada, Sapphire, 66 katlı, 261 metre yüksekliğinde "şöyle" bir yer. İçine koyacak epey bir şey bulmuşlar gibi görünüyor. Hımmff.

Neyse bu arada konu monu kalmamışken hazır söyleyeyim, Cuma günkü Salon'daki The Magic Numbers konserinin heyecanı beni sarmış sarmalamış durumda. Son 3 öğrenci biletinden birini ben aldım, kaldı 2 tane. Müzik dinlemek için konsere gitmeyeli epey olmuştu.

Günlerden salırşamba, saatlerden 4.40. Uyumayalı da epey oldu. O zaman olmayalı epey olan şeyler olmaya devam etsin bakalım. Tabi olmalarını istiyorsak.

İyi gece.

*Şarkı Mirkelam&Kargo'dan, çok çok çok seviyorum. Yol şarkısı, yolculuk şarkısı, hayat şarkısı.. Alttaki de o şarkıyı ararken bulduğum bir web sayfası. Şifreni unutmusan? O zaman endirme keçidi yok sene. Faylı endir sen.



14 Ekim 2010 Perşembe

gökyüzü piçi



Çok güzel uçuyorlar. Usul usul yanaklarına dokunuyorlar gökyüzünün, çapkın çapkın makas alıyorlar. Bıçkın bıçkın giriyorlar koluna bulutların, arsız arsız kapılıyorlar rüzgara hemen sonra.

Çok güzel uçuyorlar, bir alım, bir çalım, afra, tafra... Brezilya dizisi gibi uçuyorlar, Türk filmi gibi uçuyorlar. Neşeli ve neşesiz, entrika dolu ve masum, hırslı ve boşvermiş, bir öyle ve bir böyle... İplerini kesesim, ayırasım geliyor onları bu dünyadan. Ama uçamıyorlar ipleri olmadan, ipsiz, sapsız. Gökyüzü piçleri.

Çok güzel uçuyorlar, severdim aslında, iplerini kesmek, özgür bırakmak isterdim, ama ipleri olmadan uçamıyorlar, biliyorum, bunu bir sıradan hayat blogunda okumuştum sanırım, öyle bir şeyler hatırlıyorum. Ama yere bağlı olmadan uçamamak saçma geldi bana be uçurtma, bilmiyorum, belki ben hiç uçurtma uçurmadığım içindir ama, yine de... Bir şeylere biraz kızdığımda hıncımı hemen uçurtmalardan alırım.

13 Ekim 2010 Çarşamba

12*, 3** ve 2***


Yaya geçitlerindeki o beyaz şeritlerin arası bile suyla doluyorsa bir şehirde yağmur yağdığında, seller akmamasını nasıl bekleyebilirsin ki? Üstelik o kadar da çok yağmamıştı bile...

*12: Hayatım boyunca kırdığım, kaybettiğim, çaldırdığım, hatta yaktığım(oha) toplam şemsiye sayısı.
**3: Bu şemsiyelerden bana ait olanların sayısı.
***2: Bu şemsiyelerden bana ait olanların sayısının 2/3'ü.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

yapmasaydın.



Azeri amcalar, lütfen söylemeyin böyle şarkılar. Söylediğinizde bilin ki, ben çakılıp kalıyorum sandalyelere. Kalkıyım bir yürüyeyim diyorum, bu sefer her adımıma çakılıp kalıyorum. Yetmiyor, hayatımın her saniyesine çakılıp kalıyorum. Çekmece karıştırıyorum, fotoğraf bakıyorum. Zaman geçmek bilmiyor, bırak bir saniye ileri gitmeyi, geri geri akmaya başlıyor, geçmişe çakılıp kalıyorum. Azeri amcalar, siz böyle şarkılar söyledikçe, ben önceden yaşadığım evleri, gittiğim okulları, gezdiğim sokakları ne çok sevdiğimi farkediyorum, o mutfak masasına, sınıfın bahçeyi gören o penceresine, devlet tiyatrosunun önündeki o otobüs durağına çakılıp kalıyorum. 10 yıl önce, beni bugün böyle yazdıracağından habersiz olup bitmiş her şeye, heyecanla beklediğim her güne, içtenlikle istediğim her şeye, içine girdiğim bu girdaba, içinden çıktığım hayatlara çakılıyorum, ama kalamıyorum.. Dönüyorum tekrar saat yönünde 10 yıl, yaşlanıyorum, başım dönüyor.. Ama uyku tutuyor düşmeden. Ben yatmıyorum, yatak kalkıyor, dayanamayıp dayanıyorum usulca yatağa ayaklarım yere çakılı, aklım bir şeylere takılı.. Uykum alıyor göz kapaklarıma dayadığı sopaları, bir şeyleri kovalıyor, gözlerim kapanıyor..

12 Ağustos 2010 Perşembe

sıradan hayat sevicisi

Gece geç saatlerde televizyonda yayınlanan eski yabancı filmler.. Lan ne kadar sempatiksiniz yavrum siz öyle. Hiçbirinizin yönetmeni hakkında hiçbir fikrim yok, bu çok şaşırtıcı bir şey çünkü bir filmde dikkat ettiğim ilk şey yönetmendir, yönetmensiz yapamam(!), ama hepinizin yönetmeni neredeyse aynı popoyu koyuyor yönetmen koltuğuna.

Klasik bir amerikan kasabasında sıradan bir şekilde başlıyor her şey. İnsanlar birbirine takılıyor, ah kes şunuuuğ, hadi amaağ şeklinde cırtlak kız cırtlamaları falan duyuluyor.. Ben bu sıradanlığı keyifle izliyorum, hatta sonsuza kadar izlerim len o kapılarına her sabah bisikletli bir çocuk tarafından günlük gazete atılan ailelerin sıradanlığını, entrikasız Desperate Housewives gibi bir şey. Ama yok efendim, biz Ashley'nin filmin başında, şanslıysak bir de sonunda, sadece bir kerecik(şanslıysak iki) görebileceğimiz küçük sevimli kardeşi Simpson'ın öğle arasında okuldan eve, annesinin hazırladığı tostu, en sevdiği televizyon showunu izlerken yemek uğruna, muntazam bahçeler ve patikalardan bisikletiyle çamur sıçrata sıçrata gitmesini, Mr. Brown'a tünaydın dileklerini, Margaret teyze ondan bugün okuldan sonra çimlerini biçmesini isterken sinirli sinirli hızlanıp, tamam olur diye homurdanmasını değil, az sonra sevgilisiyle tatile çıkıcak olan salak Ashley'nin, artık göl mü, dağ mı nereye gidecekse oradaki macerasını, ne canavarlar ne yaratıklar bulup çıkaracaksa, onlarla mücadelesini izlemek zorundayız. Her zaman, uzak bir ormana, bir kır evine ya da bir göl kenarına falan bir yolculuk yapılması icab eder, bak Ashley'nin gerizekalı sevgilisi Zack'in sesi duyuldu bile, "Eşyalar hazır, sadece makyaj malzemelerimi toparlamam gerekiyor dediğinde ne düşünmeliydim acaba, ah, kadınlar..". Ve yolculuk sırasında oyuncuların isimleri bir görünür bir kaybolur ekranda, açık mavi bir chevrolet kıvrıla kıvrıla ilerlerken uzun ince yollarda. Bu sırada dişe kulağa dokunmayan bir müzik çalar ve kasabadan kalan son sıradanlıklar tüketilir yavaş yavaş. Sıkılırım kahramanlarımız birbirlerine dublaj dilinde kur yaparken. Temponun tokmağı da yükselir gibi yapar sıkıntıyı şöyle bir gevşetmek için her seferinde, ama tehlike çanına vurmaz bir türlü, ta ki kahramanlardan biri karıncayı, otu, böceği bahane edip yalnızlığa akıncaya kadar. Ve sonunda o tempo bir yükseldi mi, bir daha hayatta düşmez, ancak kahramanlarımız kapısı kitli karanlık nemli odalarda saklanmışken soluklanabilirsiniz. Bu kısım artık benim ilgilenmediğim kısımdır, tempo yükseldiği anda kanalı değiştiririm ben. Bir de şanslıysam, 1-2 saat sonra, zap falan yaparken denk gelirsem filmin sonuna, izlemeye devam ederim, o da sırf Simpson'un hatrına. Tempo düşmüş, Ashley salağı kasabaya dönmüş, anne baba perişan, Simpsoncık, "ablacıııım!" diye boynuna atlamış ablasının, ailenin köpeği havlıyor, neşeyle hoplayıp zıplıyor, yüzünü gözünü yalıyor Ashley'nin. Zack de eğer iyi bir adamsa sağ salim dönmüş, Ashleyle gerizekalı evliliğinin serbest olduğu Kentucky eyaletinde bir kır evine gitmeye hazırlanıyor(zaten filmin ikincisi varsa o da o kır evinde geçecek, dediğim gibi: ya kır evi, ya dağ evi, ya göl evi, kaçarı yok), yok iyi bir adam değilse, ölmüş gitmiş macerada, canavar yemiş Zack'i, onun yerine kızımızı kurtaran kahraman iyi adam Sean gelmiş, mutluluğa yelken açıyor Ashleyle. Öyle böyle yerim bitiririm ben işte gece geç saatlerde televizyonda yayınlanan eski yabancı filmleri. Bir de, sol üstte kanalı logosu, arada bir altta çıkan, "Shakira'dan Waka Waka melodisi cebine gelsin" yazıları falan içimi ısıtır benim, nedenini bilmiyorum ama kendimi resmen iyi hissederim, kendi hayatımın gerçekliğini bana hatırlattıklarından olsa gerek.. Eh, o gölün kıyısında Ashley'i hiç çekemezdim doğrusu..

11 Ağustos 2010 Çarşamba

staj aforizmaları*

Stajda son 2 haftam, biraz boş geçmeye başlamadı desem, yalan söylemiş olmam canım, ne münasebet, sadece bir şeyler saklamış olurum sizden ve bence bu benim en doğal hakkım. O yüzden, stajımın hiç de boş geçmediğini söylerken en ufak bir rahatsızlık hissetmiyorum şu anda. Bir de bunca işimin arasında, ara ara telefonuma falan yazdığım, aman bunu unutmayayım da bloguma yazayım dediğim notları toparlayıp yazıcam şu an, siz hala bana yalancı diyorsunuz ya, bundan sonra ne düğünüme ne cenazeme.(dün geniş aile dizisinden duydum bunu) Neyse efendim, sizi gözlerimle gördüğümün, kulaklarımla duyduğumun, içine çektiğimin, içine çekildiğimin dünyasının(anasını sattığmın dünyası efekti vermeye çalıştım) kurşun gibi delici gerçekleriyle başbaşa bırakıyım.

- Bileklik alan adam zararsızdır bence. Hayatta takmam öyle şeyler diyen adamın zararlı olma ihtimali daha fazladır en azından.

- Bu fasulya 7,5 lira, hem kaynasın, hem oynasın.

-Geçenlerde bir köpek gördüm kampüste, o köpek kesinlikle bir yere gidiyordu. Gözlerdeki o gideceğim yere bir an önce varayım telaşı, o kararlılık.. Başka ihtimal vermiyorum.

- Bu aralar İzmir'de evde, bir vişne suyu içimi karşılığı alınmış şifreleriyle bağlanıyorum internete sokağımızdaki barların. (hobaaa, çok yılmaz erdoğansı olmadı mı ha? bu arada cümlenin doğrudüzgün, adamgibikonuşlannebuartistartistkafaaçtıniyice hali: sokaktaki barlara oturup bir vişne suyu içip, bardan istediğim wireless şifreleriyle bağlanıyorum internete, bu yani, ne gerek var ortamı germeye artist falan?) Neyse efendim, işte o internet o kadar yavaş, o kadar yavaş ki, download etmeye kalktığımda bir şeyi, upload yapıyor resmen.

- Ve keşfettiğim bir mutluluk daha.. (Polyana nasıl yazılıyor lan?) Pollyanna olma yolunda yolunda pipimi kestirmiş kadar olmamın sebebi**: Metronun kapısı kapanırken içeri süzülüvermek.. Ne büyük mutlulukmuş, mutlulukların şirin babasıymış adeta. O haketmişlik duygusu, o vakur eda, alında parlayan ter huzmesi, etrafa gururla bakmak.. İşte bunu seviyorum.

- Taa geçen ramazanda, Akçay'da yazmışım telefonuma, "Akçay'da çatal bıçak sesleri" diye.. Akçay'da top atıldığı sırada yürüyorsan sokaklarda henüz, kulağına gerçekten de o coca-cola'nın ramazan temalı reklamlarının fon gürültüsü gelir. Çatal-bıçak sesleri, dede-torun sesleri, türlüyü şahane pişirmenin verdiği mutluluğun yansıdığı sesiyle şen şakrak konuşan annenin sesi, anneyi öven, türlüyü de bir başka yapıyorsun hanım diyen babanın sesi.. Sonracığma, en küçükten bir büyük, genelde erkek olan çocuğun, ee ne zaman açıcaz kolayı diyerek vurguyu kolaya çakması ya da bakkaldan dönerken yolda mideye indirdiği iki tane 2,5luk kolanın kapakları avcunda, ooh bu masadakiyle 3 kapak oldu, gelsin tabak çanak haykırışı, torunuyla uğraşan dedeyi, uğraşma çocukla tahsin diye tatlı tatlı paylayan babaanne, top patlamadan hemen önce kapıdan dalan, terli, nefes nefese okuldan çıkmış gelmiş, en abi olan çocuk, yavrum oturulmaz terli terli, koş ellerini yıka sesleri, şenlikler, şakraklıklar.. İşte böyledir Akçay'ın Ramazan'ı. Şimdi de böyledir heralde, ben geçen seneden böyle hatırlıyorum.

- Son olarak Akçay'dan İstanbul'a gidiyoruz. Ey okuyan, Taksim meydanda, Garanti Bankasının önünde birini bekle, evet yap bunu ve gör ki, Garanti Bankasının önündeki herkes birbirini tanıyor, çok şaşıracaksın..

*aforizmanelan
**meğer pipi süzülememiş de o yüzden, hehe.

22 Temmuz 2010 Perşembe

ask me anything

I've got nothing to say
I've got nothing to give
Got no reason to live
But I will fight to survive
I've got nothing to hide.

http://fizy.com/#s/1dev49

--

bir de böyle bir şey var. ask me anything bakalım... 

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Ter

Kulaklık takınca daha çok terliyorum. Sanırım kulaklarım tıkalıyken daha çok terliyorum.

31 Mayıs 2010 Pazartesi

içime işle



içime işle, tamam mı?

avaramu



ben bu şarkıyı birazcık seviyorum. yani öyle bir hayranlığım yok da, geçenlerde ekşisözlükte takılırken denk geldim, link vermişler, dinledim falan, pek sempatik.

şimdi de dedim bloguma koyayım, ama şarkının adını katiyen(tek t ve tek y ileymiş) hatırlayamadım. avara yazıyorum olmuyor, avare yazıyorum yok.. sonra avaramu yazdım umutsuzca, nakarattaki söz yani sonuçta, başlık açılmasını haketmiş bir öbek diye düşündüm. (ulen tam şu anda büyük harf kullanıyor muydum blogda unuttum ya. resmen şekilciyim lan, bir de parantezle başladık cümleye, heyallaam - evet kullanıyormuşum büyük harf, her noktadan sonra muntazaman bir boşluk bırakıp büyük harfle başlıyormuşum) neyse, bütün büyük harfler, alıp başlarını gittiler, bana kalansa küçük sessizliklersdjkedebiyatsasdgk. nerde kalmıştık, evet, avaramu yazdım, ve tam da düşündüğüm gibi, avaramu başlığındaydım. ilk bakışta zevkli döşenmiş, sade kendi halinde bir başlık olduğu her halinden belli oluyordu. kıymetli halılar, göze batmayacak şekilde yerleri süslüyor, ev sahibinin alçak gönüllü karakterini yansıtıyordusdakjdolmedebiyatyapmakfalanbirazçokkolaylan. neyse başlıkta zaten 3 entri var, "şarkının asıl adı awara hoon'dur. oraya bakalım." demiş billy shears. tamam dedim bakalım. gittik baktık, bir de ne görelim, 500 internal sörvör erör. bugünlerde çok olmaya başladı bu, devlet buna bir şey yapması lazım. neyse, sonuçta gördük ki şarkının asıl adı awara hoon falan değilmiş kardeşim. "doğru ismi awaara hoon olan çocukluk hatırası şarkı." demiş pekmezzz. dedim bak pekmezzz, o kadar güvenme kendine dedim, biz ne billyler gördük dedim, bu şarkı hintçe dedim, hintçe zor, hintçe hint-avrupa dil ailesinin değerli bir üyesi* dedim, falan derken işte kendimi awaara hoon başlığında buldum. ordan da linki buldum, dinledim. sonra kola falan koydum içtim de, oralar pek ilginç değil.

*kaynakça: http://tr.wikipedia.org/wiki/Hint%C3%A7e

24 Mayıs 2010 Pazartesi

a! buse!

Dün, resmen, günün, tiridine bandım.
Bugünün de suyunu sıkıp içicem.
Yaşasın erken kalkmak.

23 Mayıs 2010 Pazar

Gün kaybolmuyor


Saat daha 15:14 abi, inanılmaz! Ben nerdeyse yoruldum artık, uyku vakti geldi sandım bir an için hatta. Ama hayır, gün bitmek bitmiyor yahu!

Erken uyanmak, inanılmaz bir keşif. Bilim dünyasında çığır açması lazım bence. E daha saat 15:17 olduğuna göre, önümde koskoca 1 eski günlük* zaman var ders çalışmak için. Zaten uyandığımdan beri 1 eski gün geçti. Neredeyse 2 eski gündür ders çalışıyorum diyebiliriz. Güzel şeyler bunlar.

Gün, kaymağına henüz dokunulmamış yoğurt gibi şimdi, fırından yeni çıkmış köşelerinden tırtıklanmamış ekmek gibi, ne bileyim yeni doğmuş bebek gibi(oha). Gün gibi işte, gün gibi ortada.

*eski gün: saat 13:30 da falan uyandığım zamanlarda,uyanmamdan uyumama kadar geçen zaman dilimi. yaklaşık olarak, 11 saat 26 dakika.

gün kayboluyor

Uyanalı 3 saat 43 dakika oldu ama saat hala 10:43, normalde çoktan 16:30 yapmıştım. Erken kalkmak böyle bir şey.

waking up with sunbeams in my eyes



Bu şarkıyı bence, sabah doğan güneş söylüyor avaz avaz. O kadar parlak ve uyandırıcı...

21 Mayıs 2010 Cuma

arabesk



Biraz gerginim ve biraz sinirli. Genel bir hoşnutsuzluk hali var üstümde ve mutsuzluğa karşı bir yakınlık hissediyorum. Zamanımı boşa geçirmekten hoşlanmadığım halde ateşli tilkinin* de yardımıyla şahane kotarıyorum bu işi. Evet görmeyeli kotarmaya falan başladım ben. Şu an nasıl da düşünmeden yazdığıma şaşırdım, harfler damlıyor ekrana, birikiyorlar yanyana, göl oluyorlar.

Ya tamam, ders çalışmıyorum. Bunun milyonlarca sebebi var gibi hissetmeme rağmen tek görünür sebebin boşa vakit öldürmem olması pek huzurlu değil. Hem sadece vakit öldürmekten ders çalışamamak çok saçma bir şey, daha da hem, o milyonlarca sebebi sayıp dökemiyorum, bu çok fena bir şey. Bugün çalışırdım ben, ama uyanık kalmak sıkıcı geldi, uyudum ben de. Uyandığımda saat 8, Göksel keman kursundan gelmiş, hava kararmış, karın(olacak o kadın) acıkmış... Gün ahenkle bittim mevsimini yaşıyordu. Günün biter gibi olmasını-oldum-olası sevmem. Saat 8 civarını farketmekten hoşlanmam, aa saat ne çabuk 12 olmuş demeyi severim ve yorgun argın kendimi yatağa atmayı.. Uykum çoktan gelmiş de geçiyorken, mavi büro tipi sandalyemde deniz içmiş gibi ağırlaşmış oturmayı değil. Sayıp dökemiyorum evet, ya bir şeyler yapmam gerekirse mutlu olmak için sayıp döktüğümde? Ben burda mavi büro tipi sandalyede oturuyorum olm, başka bir şey yapamam bu hayatta.

Ben İzmir'e çok zamandır gidemedim tamam mı? Düşünmemeye çalışıyorum, çünkü çok düşünürsem ağlarım bile. Umarım yaz için İzmir'de güzel bir staj ayarlayabilirim, yaşadığım yerden kaynaklanan ekstra bir mutluluğa ihtiyacım var. Burdaysa her gün uçurtma şenlikleri falan olması lazım o mutluluğu hissetmek için. Çok özledim İzmir'de yaşamayı. Dört bir yanımın İzmir'de olmasını ve dört bir yanımın İzmir olmasını.

Burda mutlu değilim.
İstanbul'da olup, şu an bu mavi büro tipi sandalyede oturuyor olmaktan mutlu değilim.
Zamanın çok geçmiş olmasından mutlu değilim.
Lise 1'den beri falan baya zaman geçmiş ya..
Ben lise 1'de İzmir'deydim.

Paçam alınmış
aşağı
ve çıram yakılmış, yan bakılmış bana.


Şimdi biraz üşüyorum. Önceden kalorifer peteğine ayaklarımı uzatır da uyurdum ben. Sıcak olurdu.


*ateşli tilki: her ne kadar internette tanıştığım gizemli chat arkadaşımın nicki gibi gelse de kulağa, bildiğin firefox.

9 Mayıs 2010 Pazar

hurts*

feathers ne lan?

12 Mart 2010 Cuma

meraklısına not

bu blog ölmedi. her gün girip bakıyorum ben, yeni bir şey yazmış mıyım diye.. ama 2,5 aydır pek bir şey yazmamışım. umarım bana yazı yazdıracak şeyler olur hayatımda. özlediğim şeyler var. insanlar değil, belki insanlar da vardır, şehirler değil, belki şehirler de vardır, anlar değil, belki anlar da vardır da, şeyler var işte, bir çok şey..ler, her şey..ler.

şu anda fizik çalıştığım kağıdın üstüne kabak çekirdeği kabuklarını çitlemek suretiyle atıyorum, öncelikle buna bir son vermem gerek. sonra görüşürüz.