12 Ağustos 2010 Perşembe

sıradan hayat sevicisi

Gece geç saatlerde televizyonda yayınlanan eski yabancı filmler.. Lan ne kadar sempatiksiniz yavrum siz öyle. Hiçbirinizin yönetmeni hakkında hiçbir fikrim yok, bu çok şaşırtıcı bir şey çünkü bir filmde dikkat ettiğim ilk şey yönetmendir, yönetmensiz yapamam(!), ama hepinizin yönetmeni neredeyse aynı popoyu koyuyor yönetmen koltuğuna.

Klasik bir amerikan kasabasında sıradan bir şekilde başlıyor her şey. İnsanlar birbirine takılıyor, ah kes şunuuuğ, hadi amaağ şeklinde cırtlak kız cırtlamaları falan duyuluyor.. Ben bu sıradanlığı keyifle izliyorum, hatta sonsuza kadar izlerim len o kapılarına her sabah bisikletli bir çocuk tarafından günlük gazete atılan ailelerin sıradanlığını, entrikasız Desperate Housewives gibi bir şey. Ama yok efendim, biz Ashley'nin filmin başında, şanslıysak bir de sonunda, sadece bir kerecik(şanslıysak iki) görebileceğimiz küçük sevimli kardeşi Simpson'ın öğle arasında okuldan eve, annesinin hazırladığı tostu, en sevdiği televizyon showunu izlerken yemek uğruna, muntazam bahçeler ve patikalardan bisikletiyle çamur sıçrata sıçrata gitmesini, Mr. Brown'a tünaydın dileklerini, Margaret teyze ondan bugün okuldan sonra çimlerini biçmesini isterken sinirli sinirli hızlanıp, tamam olur diye homurdanmasını değil, az sonra sevgilisiyle tatile çıkıcak olan salak Ashley'nin, artık göl mü, dağ mı nereye gidecekse oradaki macerasını, ne canavarlar ne yaratıklar bulup çıkaracaksa, onlarla mücadelesini izlemek zorundayız. Her zaman, uzak bir ormana, bir kır evine ya da bir göl kenarına falan bir yolculuk yapılması icab eder, bak Ashley'nin gerizekalı sevgilisi Zack'in sesi duyuldu bile, "Eşyalar hazır, sadece makyaj malzemelerimi toparlamam gerekiyor dediğinde ne düşünmeliydim acaba, ah, kadınlar..". Ve yolculuk sırasında oyuncuların isimleri bir görünür bir kaybolur ekranda, açık mavi bir chevrolet kıvrıla kıvrıla ilerlerken uzun ince yollarda. Bu sırada dişe kulağa dokunmayan bir müzik çalar ve kasabadan kalan son sıradanlıklar tüketilir yavaş yavaş. Sıkılırım kahramanlarımız birbirlerine dublaj dilinde kur yaparken. Temponun tokmağı da yükselir gibi yapar sıkıntıyı şöyle bir gevşetmek için her seferinde, ama tehlike çanına vurmaz bir türlü, ta ki kahramanlardan biri karıncayı, otu, böceği bahane edip yalnızlığa akıncaya kadar. Ve sonunda o tempo bir yükseldi mi, bir daha hayatta düşmez, ancak kahramanlarımız kapısı kitli karanlık nemli odalarda saklanmışken soluklanabilirsiniz. Bu kısım artık benim ilgilenmediğim kısımdır, tempo yükseldiği anda kanalı değiştiririm ben. Bir de şanslıysam, 1-2 saat sonra, zap falan yaparken denk gelirsem filmin sonuna, izlemeye devam ederim, o da sırf Simpson'un hatrına. Tempo düşmüş, Ashley salağı kasabaya dönmüş, anne baba perişan, Simpsoncık, "ablacıııım!" diye boynuna atlamış ablasının, ailenin köpeği havlıyor, neşeyle hoplayıp zıplıyor, yüzünü gözünü yalıyor Ashley'nin. Zack de eğer iyi bir adamsa sağ salim dönmüş, Ashleyle gerizekalı evliliğinin serbest olduğu Kentucky eyaletinde bir kır evine gitmeye hazırlanıyor(zaten filmin ikincisi varsa o da o kır evinde geçecek, dediğim gibi: ya kır evi, ya dağ evi, ya göl evi, kaçarı yok), yok iyi bir adam değilse, ölmüş gitmiş macerada, canavar yemiş Zack'i, onun yerine kızımızı kurtaran kahraman iyi adam Sean gelmiş, mutluluğa yelken açıyor Ashleyle. Öyle böyle yerim bitiririm ben işte gece geç saatlerde televizyonda yayınlanan eski yabancı filmleri. Bir de, sol üstte kanalı logosu, arada bir altta çıkan, "Shakira'dan Waka Waka melodisi cebine gelsin" yazıları falan içimi ısıtır benim, nedenini bilmiyorum ama kendimi resmen iyi hissederim, kendi hayatımın gerçekliğini bana hatırlattıklarından olsa gerek.. Eh, o gölün kıyısında Ashley'i hiç çekemezdim doğrusu..

2 yorum:

iclal dedi ki...

Filmlerin klasik hallerini güzel anlatmışsınız, düşüncelerime benzediği için beğendim yazıyı, ayrıca tüm yazdıklarınız da değişik bir üslubunuz var bu yakışıyor, beğeniyorum, devam edin lütfen! =)

tirezege dedi ki...

teşekkür ederim, devam ederim:)