27 Aralık 2010 Pazartesi

su deposu

Son iki yazıdır blogu okuyanlar beni sidikli biri sanıcak ama, hani çişini çok çok tutarsın ya, artık böyle sınırdadır. Diyelim ki bilgisayar oynuyorsun ve tuvalete gitmeyi erteliyorsun sürekli, ya da kitap okuyorsun falan. Neyse an gelip de sonunda tuvalete gidip tekrar yerine döndüğünde anlıyorsun meğer ne kadar rahatsız hissettiğini içinde çişle. Yani resmen sanki çişten başka hiçbir derdin yokmuş meğer gibi hissediyorsun, öyle bir hafifliyorsun ki, içine su serpiliyor resmen.

Ya ne diyorsun sen be falan deme, dene, gerçekten.


*su deposu: anaokulunda benim takma adımdı.

24 Aralık 2010 Cuma

The Magic Numbers


Muzicons.com

Dışarıda hava çok soğuktu. 2-3 gün boyunca heyecanla beklediğim, uğruna şarkılar yazmasam da uğruna şarkılar dinlediğim gün geldiğinde, hava çok soğuktu. Ama daha oraya gelmedik, henüz içerdeyim, evdeydim, o kadar soğuk değildi henüz, evim sıcak. Bir salata yaptım, yanında bir Gusta açtım, Gusta nispeten soğuk. Salata-Gusta ikilisinin kulağa nasıl geldiğinin farkındayım, ama ağza nasıl geldiğinin daha da farkındayım, o yüzden imaj kaygısını bir yana bırakıp, yiyip içiyorum. Zaman geçiyor, atkımı boynuma doluyorum, kabanımı giyiyorum üstüme, eğildim, ayakkabılarımı bağlıyorum. Off, çok sıcak. Giyinik ve eğilik bir şekilde ayakkabı bağlama anı günün en sıcak vakti. Soğuk dışarıda, sıcak içeride kalsın diye kapıma yapıştırdığım izolasyon bantları kapının kapanmasını zorlaştırıyor. Kapıyı çarpıyorum, dışarı çıkıyorum. Dışardayım, işte şimdi soğuk, şimdi hava çok soğuk.


Metrodayım, 4.Levent'den Taksim'e gidiyorum. Konser İKSV Salon'da -biliyorum Gusta-salata ikilisinin ardından iyice entelledi beni bu durum-, İKSV Salon Şişhane'de. Ama aklımda konser yok, aklımda çişim var. Tek düşündüğüm konser yerine kadar çişimi tutup tutamayacağım. Taksim'de inip metrodaki tuvalete girmek, sonra tekrar aşağıya inip trenle Şişhane'ye devam etmek mi, yoksa direk çıkıp metrodan, Burger King'e gidip, ardından o soğukta cengaver gibi bütün İstiklal'i yürümek mi mekana kadar.. Sağlıklı düşünemiyorum, yeraltından devam etmek heralde, merdivenler gözümde büyüyor...

Şişhane treninde bulmaya karar veriyorum kendimi hiçbir merdivene bulaşmadan. Şişhane treni hep yeni, hiç eskimeyecek sanki. Tren gidiyor, gidiyor, ilginç hiçbir şey olmuyor, sonra tren duruyor, iniyorum, merdivenlerden bu sefer kaçış yok. Sanırım belediyenin oraya çıkan çıkıştan çıkıyorum ve çıkışıyorum kendime, konser salonunun nerede olduğunu tam bilmiyorum!, sağlıklı düşünemiyorum, bir konser salonu gibi düşünüyorum, nerede olurdum diyorum, burdayım diye dürtüyor çişim karnımı, zamanım daralıyor. Sonunda buluyorum İKSV Salonu, ama burası Şişhane değil, gayet de Kasımpaşa yazılabilirmiş adrese, hatta ben daha kolay bulurdum o zaman, ama şık durmazmış herhalde  İKSV Salon'un minimalist dizaynlı websitesinde. Neyse, çişim olduğu için biraz gerginim, o kadar da kızmadım aslında mekanın Kasımpaşa'dan Şişhane'de -dörtbuçuktan beş gibi- olmasına.


Dışarıda hava çok soğuk, ama artık bitti, içerdeyim. İKSV Salon, Tarlabaşı Bulvarı'nın restorasyon görmüş apartmanlarından biri gibi. Biletimi gösterip konser salonuna girmeden tuvaleti soruyorum ve bu çiş muhabbetini artık burada kapatıyorum. Sonra biletimi gösterip salona giriyorum, konser salonu Aşk-ı Memnu'daki evin salonundan, hatta piyanonun durduğu odadan, hatta ve hatta Bihter'in annesinin yatak odasından daha büyük değil. Ama daha yüksek tavanlı, asma balkonlu bir salon. Köşede bir bar var, o barda biralar değerli, daha sert içkiler daha değerli. Bir bira alıyorum, Efes Dark, ellerimde vestiyere vermediğim kabanım, vestiyere vermediğim atkım ve niye vestiyere vereceğim biram, bir kolona dayanıp konserin başlamasını bekliyorum. İnsanlardan birini tanıyorum, Mehmet Tez, bir başkasını daha tanıyorum, Tuna'nın arkadaşı olan arkadaşlarımın bir arkadaşı, sanırım Bilgi Üniversitesi'nden bir kız. Konser başlamadan biramı bitirmek istemiyorum, ama biram atkı ve kabanın arasında ısındıkça ısınıyor. Son birkaç yudumu kafama dikiyorum ve konser başlıyor...


Konser başladığı anda yüzüm buruk, buruşuk, ekşimiş çünkü bira çok ısınmış, bildiğin çok çirkin olmuş. Ama çabuk atlatıyorum. Magic Numbers, şirin, şişman, İskoç görünümlü bir adam, o adamın kardeşi, toplu, abla görünümlü hareketli bir kadın, abla görünümlü kadından daha zayıf olsa da, zayıf diyemeyeceğimiz ama güzel diyebileceğimiz bir başka kadın ve çok yorgun bir davulcudan oluşuyor. Konser insanı gülümsetiyor, o an ben de epey bir insanım ve epey bir gülümsüyorum. Bugün uğruna dinlediğim şarkıları bugün tekrar dinliyorum, ama bu sefer çalındıkları anda... Ertesi gün Hindistan'a gideceklerini söylüyorlar, ardından muhabbet açılıyor, her gittikleri ülkenin müziğiyle ilgilendiklerini söylüyor İskoç amcamız Romeo ve bize Selda Bağcan'ı bilip bilmediğimizi soruyor. Eh tabi salon çığlıklarla doluyor, -yan odadan Bihter'in annesi sessiz olun diye bağırıyor ama nafile- ardından bir şarkı çalmaya başlıyorlar, salondaki herkes gibi ben de şaşkınlık nidaları yükseltsem de şarkıyı o an tanımıyorum, ama Türk ezgilerini seçebiliyorum. Bitirdiklerinde aferin bekler gibi, "bu Selda Bağcan'dan" diyorlar, "good progressive music" diye ekliyorlar.

Çok sevdiğim Mornings Eleven'ı çalmalarından hemen önce, sadece müzik gruplarının isimlerinden oluşan kendi uydurdukları bir şarkıyı söylüyorlar. Şarkı gerçekten çok sempatik ve her geçen gün uzuyormuş. Aşağıdaki video'nun ilk birkaç dakikası bu şarkıyla geçiyor. Sözlerinden Thalia'nın da yardımıyla aşağı yukarı anladığım birkaç kuple şöyle:

Yes, Love, It bites, Anything but the Girl.
Bright Eyes, Delight, The Only Ones, Who, Can, Poison, Simple Minds.
Nein nein nein, The Police, Cars, Traffic, Jam, Sam and Dave, Runaways.
New York Dolls, Swing out, Sister, Muuush, The Pretenders, At the Drive-in, Smashing Pumpkins, Yeah Yeah Yeahs!
The Birds, The Bees, Screaming Trees, The Hives, The Leaves, lalalala:)



Sonra yalancıktan sahneden iniyorlar, biz daha Magic Numbers'ın Mag'ini bağıramadan tekrar çıkıyorlar. Ve Mornings Eleven'ı çalıyorlar. Kendimi tutamayıp bağırıyorum, O YEAH! Sonraki birkaç dakika çok çok güzel geçiyor, şarkı bitiyor, konser bitiyor, hayat tekrar başlıyor. Önümde saçma sapan dans eden ezik adam sahnede yerde duran setlisti alıveriyor, Romeo penasını atmıyor, önde birine uzanıp veriyor. Biraz üzülüyorum, eve setlist veya penayla gitmek güzel olurdu diye. Ama çabuk atlatıyorum, çünkü Kasımpaşa'dan İstiklal'e tırmanırken, binanın arka kapısında Romeo, kardeşi, yorgun davulcu ve konser başlamadan tanıdığım kız ellerinde biralar muhabbet ediyorlar. Hemen yanlarına gidiyorum, "konser güzeldi, ama Selda Bağcan'ın o çaldığınız şarkısını bilmiyorum" diyorum, "baya değiştirmiş olabiliriz" diyorlar, gülüyoruz, iyi geceler diyorum, şerefe yapıyoruz ve yoluma gidiyorum. Giderken düşünüyorum keşke bir fotoğraf çektirseydim ya da biletimi imzalatsaydım diye ama üzülmüyorum bu sefer, gülümsüyorum. Çünkü sanırım pek imza isteyen bir insan değilim. Düşünüyorum da, İKSV Salon konser izlemek için çok güzel bir yer ve yeni en sevdiğim gruplar edinmek için. Hava çok soğuk, içim değil, ben değilim, biram değil. Kalan biramı kafama dikiyorum, yüzüm buruşuyor, suratım ekşiyor-sanki yüz ve surat ayrı şeyler de-, evet biram hiç değil. Yürüyorum eve doğru, kapıyı açıyorum, kabanımı, atkımı çıkarıp şu anda oturduğum yere oturuyorum. İki hafta önce Cuma günü The Magic Numbers konseri çıkışı nasıl gülümsüyorsam öyle gülümserken buluyorum kendimi.

- Naber diyorum, nereden böyle?
- Hiç, bir konserden...

*Bu o dinlediğim şarkılardan biri. Çalmalarına çok sevindim, çaldıklarında çok sevindim. Mornings Eleven.

8 Aralık 2010 Çarşamba

You bitch of a son



Bugün Bilge beni Maslak'da gördü, napıyorsun nereye böyle demesiylen işte ben de derse gidiyorum falan dedim miydi, birden dedi senin kampüsün Gümüşsuyu değil miydi, o öyle deyince ben durur muyum, yok değildi, yapıştırdım lafı, yok mok derken işte falan derken.. Neden böyle oldu? Baya zaman geçti yazmadan, dur toparlıycam yavaş yavaş.

Olay şu: Ben bu dönem evimin direği, derslerimin babası oluyorum da, yine oo Ege nerelerdesin sen ya? muhabbetlerine meze olmak istemiyorum. İşin kötüsü bu dönem bir de merhaba yerine, aa Ege baya kilo almışsınla başlıyor karşılaşma törenleri. 

Eve çıktığımı da bloga ilk kez yazmış oldum böylece. Sadece evin direği olmak değil, eve ekmek getirmek, evi çekip çevirmek, evdeki hesabı çarşıya uydurmak gibi, deyim ve atasözlerine konu olan birçok görevi de başarıyla yerine getiriyorum. Evle ilgili bir ton şey anlatabilirdim aslında, bu zamana kadar neden anlatmadım bilmiyorum. Polifill süper hafif dolguyla duvarlardaki bir kaç deliği kapatmamı, mutfak için aldığım Polisil nem emiciyi, sifonun suyunu maviye boyayan Bref aktif temizlik küplerini, yana yakıla gazetelik aramamı, gazetelik piyasasında fiyatların fahişliği karşısında çözüm olarak ortaokulda iş-eğitimi dersinde kendi ellerimle yaptığım makrome gazeteliği Kırkağaç'dan buraya getirmemi, bir elimde bavulum, diğer elimde bond tipi evrak çantası gibi taşıdığım gazetelik ve içinde kitaplarım, cd'lerimle yaptığım taksim-4.levent metro yolculuğunu falan ballandıra ballandıra anlatabilirdim. Ama dediğim gibi, oo Ege, nerelerdesin sen ya? sorularına cevap olmakla meşguldum yine bir süredir.Ve evet aldım biraz diye eklemekle cevabımın sonuna, hareketsizlikten heralde..  


Ayrıca evden bahsedince konu epey dağılırdı ama söylemeden edemezdim eminim, hemen hemen her gün yanından geçtiğim 4.Levent'deki Sapphire adlı gökdeleni yaptılar ya, şimdi kara kara düşünüyorlar bence içini nasıl dolduracaz diye. Boş kalsa da olmaz şimdi yani. Ben dedim 50. kattan sonrasına gerek yok diye. Bu arada, Sapphire, 66 katlı, 261 metre yüksekliğinde "şöyle" bir yer. İçine koyacak epey bir şey bulmuşlar gibi görünüyor. Hımmff.

Neyse bu arada konu monu kalmamışken hazır söyleyeyim, Cuma günkü Salon'daki The Magic Numbers konserinin heyecanı beni sarmış sarmalamış durumda. Son 3 öğrenci biletinden birini ben aldım, kaldı 2 tane. Müzik dinlemek için konsere gitmeyeli epey olmuştu.

Günlerden salırşamba, saatlerden 4.40. Uyumayalı da epey oldu. O zaman olmayalı epey olan şeyler olmaya devam etsin bakalım. Tabi olmalarını istiyorsak.

İyi gece.

*Şarkı Mirkelam&Kargo'dan, çok çok çok seviyorum. Yol şarkısı, yolculuk şarkısı, hayat şarkısı.. Alttaki de o şarkıyı ararken bulduğum bir web sayfası. Şifreni unutmusan? O zaman endirme keçidi yok sene. Faylı endir sen.