4 Eylül 2012 Salı

Ağlalan



Bu şarkıyı dinle, dinle de ağla. Gerçekten, çünkü ağlamaya ihtiyacın var bazen. Yani başka sebep geliyor mu aklına gecenin 3'ünde burada olman için? Televizyonu, bilgisayarı çoktan kapatmış, yatmak için dişlerini çoktan fırçalamış, yüzünü çoktan yıkamışken, yatağının olduğu odaya doğru adım fırlatmak yerine bilgisayarın önündeki koltuğa bırakmak kendini tekrar...

Gördüğün her şeye duygulanmak, ama gözyaşının bir türlü atamaması kendini göz kapaklarından yanaklarına, bırakamaması kendini boşluğa. Sonunda kendinin sebep olması toplu gözyaşı intiharına, çıkarmak bir şarkıyı lise hatıralarından, başlamak dinlemeye...

Evet bunun tek sebebi, insanların ağlamaya ihtiyacı olmasıdır bazen. Dinle de ağla istersen, hazır buraya kadar gelmişken... Sonra saçma sapan bir zamanda çıkmasın üzgünyüzüne gözyaşların. Ağla da kurtul.

İşe yaramaz öğütler blogu ıslak ıslak sundu.

İyi geceler.

11 Mayıs 2012 Cuma

Yoksa ben buraları uçururum yani.

Biraz özleyin diye yazmıyorum.

18 Nisan 2012 Çarşamba

Gotye günlükleri, no:2

Bu Somebody That I Used to Know adlı şarkının insanlarda toplaşıp şarkı söyleme, bunun yanında türlü atraksiyonlarda bulunma gibi istekleri had safhaya çıkardığını düşünüyorum artık iyice. Ve nedense ben yapılan bu atraksiyonların hiçbirini beğenmeme eğilimindeyim.

Bugünkü ilk konuğumuz İsrailli bir grup insan.



Buradaki buzuki sempatik, buzukiyi çalan adam güzel sololar peşinde, beğendim. Ayrıca sakallı abimiz de sololara olan beğenisini tutkulu bakışlarla gösteriyor ki, bir andan sonra sağdaki üçlüden şöyle bir kıllanmamak elde değil. Yalnız aralarına bir de bağyan alsalarmış daha az korkutucu bir grup olacaklarmış, karayip korsanı tarzlı abimiz şarkının hatun bölümünü söylediği için biraz mutsuz sanki.

Sıradaki grubumuz Gleeden fırlama 6 tane delikanlı. Güzel bunlar da, yalnız işin garibi şarkıyı ne kadar çeşitli atraksiyonlarla söylerseniz söyleyin, şarkı aşağı yukar aynı geliyor kulağa. Ama bu gençleri beğendim, en azından içkiye sigaraya bulaşmayıp müzikle uğraşıyorlar, sokaklara düşüp hırsız mı olsalardı?:P Yok o değil de, hakikaten bu güzel olmuş, özellikle şarkının bağırma çığırma kısmına geçerken ki literatürde nakarat olarak geçiyor bu bölüm, kameranın aşağı yukarı sallanması ve bir dubstep etkisi yaratması, keza delikanlıların da sallanma performansları falan güzel, izlemenizi tavsiye ederim, United Colors of Benetton gibi grup valla. Sadece girdikleri kutuyu beğenmedim.



Bunların yanında aslında bu tek gitar kırk adam olayı tam parodisi yapılacak konu ve birkaç parodi videosu mevcut yutupta, ama yutmadım ben hiçbirini, beğenmedim, olmamış yani komik değil, bir tanesi çok az komik ama çok az komik diye de bloguma koyamayacağım videoyu kimse kusura bakmasın. Çok merak eden şuradan bakabilir -- yani buradan.

Sıradaki insanlarsa gördüğüm en orjinal fikirlerden birini icra etmişler. İsimleri "The Body Poets" ki yaptıkları iş de aşağı yukarı vücutlarıyla şiir yazmak zaten.



Dans figürleri falan biraz zayıf da olsa epey hisli, özellikle ortadaki adamın dansı son derece teatral, sözler olmasa, sadece dansı izlesen, muhtemelen aynı isyeaaanı hissedersin yani. Yalnız bunlar sarıkız şarkı söylerken ne yapacaklarını bilememişler, öyle güzel kız görünce ne yapacağını şaşıran erkek hallerinde hareketler, tripler falan kasmışlar ve çok saçma olmuş.

Eveeet, bugünlük Gotye - Somebody that I used to know haberleri bu kadar. Ben zaten blogun adını falan değiştiricem GOTYE diye ama, yanlış anlayanlar olur diye çekiniyorum. Neyse canım Türkiyem, gün geçmiyor ki bu şarkının yeni bir cover'ı daha yapılmasın, gün geçmiyor ki bu gözler yeni bir atraksiyonla tanışmasın. Ama ben size şarkıyla ilgili en kaliteli materyalı bulup dinletmekle mükellefim, blogumuzun yeni misyonu bu bundan sonra, gözünüz arkada kalmasın.

Yapılan coverlar mükemmellik noktasına erişinceye dek konunun peşindeyim.

Sıradan Hayat Haber, iftiharla sundu. Yaşıyor ya da yaşatılıyorsa. Evet.

15 Nisan 2012 Pazar

Kevin şöyledir, Kevin böyledir.



Kevin nasıl kafalarda, ben bunu hayatım boyunca anlayamayacağım. Galiba izlediğim her filmden sonra, eğer Harry Potter falan değilse film, ya da Matrix falan, (ki yanlış anlaşılmasın, 10'unu da çok severim) gelip buraya 1-2 bir şey yazacak gibiyim. Filmin sonunu falan söyleyeceğim yok merak etmeyin, bırakmayın okumayı, zaten bir avuç insan var burayı okuyan, spoiler yok, filmi izledikten sonra anlam bulacak 1-2 cümle yazarım en fazla, o kadar. İstemiyorsanız onu da yazmam.

Ne diyordum, evet, Kevin nasıl kafalarda, ben bunu hiçbir zaman anlamayacağım. Hani sanat denilen şey vardır ya, neresinden tutarsan orasından yorumlarsın, çok boyutlu sanat, neresinden bakarsan farklı algılarsın. Öyle bir film bu. Anlaşılacak çok şey var, çünkü anlatılan çok şey var. Spoiler vermeden bir filmle ilgili yazmak zormuş. Azizim.

Neyse şu kadarını söyleyeyim, herkes annesini insan gibi sevsin, insanlar insanları insan gibi sevsin. Olur mu?


14 Nisan 2012 Cumartesi

Gürültülü. Yakın.



Yok yok, değil öyle. Asıl içinde yapamadığın, edemediğin bir şey kalmışsa sevmezsin kendini, her tarafına batar hayal kırıklıkların keskin keskin.

O yüzden kalmasın içinde bir şey, yap, et, söyle, duy, sor, cevap ver... Zamanında.

Ve zaman geçen bir şey. Zaman akan bir şey. Akarsa senin içinde biriktirdiklerinle beraber, sürüklenirse akıntıyla içinde tuttukların, tekrar öyle bir yerde vurur ki karaya, hiç bulamazsın, belki de vurmaz bile. Boynunda sadece tek bir anahtar, dünyadaysa milyonlarca kilit asılıdır. İşte o zaman boynunu keser anahtarın asılı olduğu ip, mor bir halkaya dönüşür boynuna sarılmış. Sonra düğümleniverir.

Boynundan yüzüne yayılmakta olan bir morluk yoksa üstünde ve elinde bir anahtar, gördüğün her kilidi dürtüklemiyorsan eğer, hala seversin kendini, ne dersen de. Uçaktan mermiler, dev çelikten gövdelere saplanmadığı için tepende, şanslısın. Çelik bedenler yıkılmadı bedeninin üzerine. Hareket et. Edebilirsin.

Telefonun son kez çalmıyor, arayan her kimse seni son kez aramıyor, hatlar kitlenmemiş henüz, rahatla. Ama aç yine de telefonu. Zamanında...

8 Nisan 2012 Pazar

Got got ye, got ye.



Bu şarkıda Kimbra'nın tarafını tutuyorum. Öyle bağırarak çağırarak olmuyor bu işler Gotye efendi. Yalnız klip pek güzel. Ayrıca bir de şöyle bir şey varmış.


Çok saçma bir görüntü değil mi lan. İnsanlar ne yapıcağını şaşırmış abi. Biri bi darbuka, bi gitar daha falan alsın şunlara diyip nasıl da Walk off the Earth severlerin oklarına hedef edermişim göğsümü şimdi. Sağ taraftaki amcanın fonksiyonunu anlamadım ama t-shirtleri falan yapılmış, sevilen bir kişilikmiş kendisi. Bir de bütün klip boyunca karizmatik karizmatik aşağı bakmaya kasan hanım kızımızın kendi sırası gelmeden önce 2:27 falan itibarıyla şöyle bir yalanıp şarkı söylemeye hazırlanması çok komik değil mi? En soldaki adam da gruptan ilk ayrılacak adam diye düşünüyorum. Bilmiyorum heralde çok seveni var bu insanların, 85 milyon kişi izlemiş yutupta. Ben yutmadım ama, sevmedim, adamların arkalarında duran bitkileri, panjuru bile sevmedim. Belki de bazı şarkılara dokunmamalı böyle marjinal gruplar ha ne dersin dostum?

İşi gücü olmayan, ona buna sataşan klavye delikanlısından sevgiler. Biri bi gitar alsın la şunlara.

Haha.

Oona inst.


Bir de böyle bir şey var. Her ne kadar insanın tam ekran yapıp izleyesi geliyorsa da yapmayın, TOO* saykodelik oluyor, iyi olmuyor yani.


TOO*: aşırı, more than necessarry, gerekenden fazla.

MGMT Oona, elimizde büyüdün kız.


Oonamız versiyon yenilemiş. Şarkı başlarda biraz sıkıcı olsa da sabırsız dinleyicilerimiz için belirteyim, 2.dakikadan itibaren güzelleşiyor, dayanın 2 dakka:) 3:07'den itibarense olay bambaşka boyutlara taşınıyor.

Oona neymiş ne olmuş diyenleriyse şöyle alalım:
Tek başına MGMT.

Ne olursa olsun, yaşamaya mecbursun.



Bundan yıllar yıllar önceydi. 10 yıl önce falan olabilir, 11, 12, 13 de olabilir, 14, 15 bile olabilir (haha, tüm yazı böyle gidermiş falan:) gitmez ama en fazla 23 yıl diyeyim, siz anlayın), anne-baba daha net hatırlar kaç yıl olduğunu, mavi çarşı zamanlarıydı. Yazları Akçay'da geçiriyorduk, hala da Akçay'da geçiriyoruz:) Her yaz, annemin yaptığı inanılmaz güzellikteki kolyeleri, annem ve babamın beraber yaptığı birbirinden güzel deniz kabuğundan bibloları, tabloları, babamın yaptığı deniz kabuğundan sarkaçları satıyorduk Akçay kordonda tezgah açıp. Hemen hemen her yaz değişiyordu yerimiz o zamanlar, o yaz mavi çarşıdaydık. Mavi çarşı, bir yolun sağına ve soluna dizilmiş mavi brandalı tezgahlardan oluşuyordu, şirin bir çarşıydı, güzel tezgah komşularımız, iyi arkadaşlarımız olmuştu.

Neyse işte o zamanlar, ben yeni yeni iyi müzik dinlemeye başlamıştım. Babamın eski kasetlerini dinliyordum, hatırlıyorum bir tane çekme kaset vardı, Pink Floyd Dark Side of the Moon, babam grafiksel bir kapak resmi yapmıştı siyah beyaz, çok güzeldi hatırlıyorum. Sonra çok kıymetli Bon Jovi CDsi vardı, 7800° Fahrenheit albümü, In and Out of Love favorimdi, CD'yi takar takmaz başlardı. Ve hatırlayamadığım daha bir dolu albüm vardı o eski Pioneer katlı müzik setinin en alt rafında.

İşte o rafta bir de Bulutsuzluk Özlemi kaseti vardı. Yaşamaya Mecbursun, canlı konser kaydı. Onu da çok dinlerdim, öyle müthiş bir albümdür ki hayattan keyif aldırır, güneş pırıl pırıl parlar dinlerken, yediğin elmalar daha lezzetli gelir sana, küçücük köpek yavruları şirin şirin peşinden koşturur sokaklarda, alır eve getirirsin, eşyalı odaya girer biraz keşif yaparsın, bir iki güzel deniz kabuğu seçersin kendine, bir salatalık keser, tuzlar, balkona çıkarsın, anneyle teyzeyle pazara bile çıkarsın, öyle keyif aldırır hayattan. Albümü her dinleyişinde o konsere bir kez daha gidersin, Yaşamaya Mecbursun, Güneşimden Kaç, Tepedeki Çimenlik, Güneye Giderken, Hayır Hayır, Devran Dönüyor, Yüzünde Yaşam İzleri Vardı, Boyalı Kuş, Bulutsuzluk Özlemi, Sözlerimi Geri Alamam... Hepsi muhteşem şarkılar. Toplam 5 farklı cümleden de oluşsa, sözleri o zamanlar bana biraz ağır gelen, her dinlediğimde bana başka şeyler düşündüren, beni başka şeylerle korkutan, beni başka kaygılarla tanıştıran Cezaevinde Bayram Görüşmesi falan... İyiydi yani çok iyiydi. Şimdi tekrar dinliyorum da Cezaevinde Bayram Görüşmesi'ni, biraz şaşırdım o zamanlar daha ne kadar yaş olduğuma, ruhumun o zamanlar ne kadar özgür olduğuna şaşırdım. Bir şarkı dinleyip, olanca özgürlüğümle o düşünceden bu düşünceye koşturmama şaşırdım. Aslında aklımın artık nasıl da kabuk bağladığına şaşırdım, nasıl da kalın bir kabukla sarmalanmış olduğuna şimdi... Yara kabuğu bu. 

Herneyse... Asıl anlatmak istediğim şey başka. Asıl anlatmak istediğim şey trajikomik. Şimdi ben bu albümdeki şarkıların hemen hemen hepsini sırayla en sevdiğim şarkı yaptım bir ara tamam mı? Bir zaman da en sevdiğim şarkı Güneye Giderkendi. Bu şarkıyı mırıldana mırıldana yürüyordum sokaklarda, kafamı sağa sola hafifçe yaylandıra yaylandıra yürüyordum,sallana sallana yürüyordum. Solda güneş yükseliyordu, güneye giderken... Yine bir akşam walkmenimde bu kaset, kulaklarımda güneye giderken, mırıldana mırıldana yürüyordum çarşıda. Türk bayraklarıyla kaplı bir standın önünden geçiyordum, ilgimi çekti, hafif yaklaştım şöyle bir gözatmak için. İşte tam o sırada bu standın arkasında ne kadar adam varsa hepsi üstüme çullandı birdenbire.  Adam dediğim de, genç genç, benden 6-7-8 yaş büyük insanlar. Ben ne olduğunu bile anlamadan oradan geçmekte olan Akçay insanları (ki kendileri ya emekli, ya da bütün kış çalışmış da yaz tatiline Akçay'a gelmiş, devlet memurlarıdır genellikle ve iyi insanlardır) ayırdı beni onlardan. Hiçbir yerime bir şey olmadı, sadece neye uğradığımı şaşırmıştım. 

Ayıranlara soruyorum, diyorum ne oldu hiç anlamadım durup dururken, o sırada bağırıyor o bayraklı tezgahtan birisi, solcu şarkılar söylüyormuşum... Sonra bir bakıyorum, bu bayraklı tezgah meğer MHP standıymış. Çok şaşırıyorum lan, çok şaşırıyorum. İnsanoğlunun ne kadar yaratıklaşabildiğine çok şaşırıyorum o yaşımda. Sol ne, sağ ne, daha belki ilk defa o anda o kadar net anlıyorum. O ana kadar solda güneş yükseliyordu cümlesi bana sadece güneye giderken doğmakta olan güneşi anlatıyor. İnsanoğlunun ne kadar kurulabileceğine çok şaşırıyorum. Kurma kolu olsa bu kadar kuramazsın, gırç gırç yapar bir andan sonra, salar kendini... Ne acayip değil mi? Şimdi bile hayal edemezdim.

İşte böyle böyle kabuk bağlıyorum ben, böyle böyle şarkılar mırıldanmıyorum artık yürürken sokaklarda. Halbuki biz şarkılar mırıldanmaya devam edelim, insanlar kendilerine gelsinler değil mi? Ama öyle olmuyor işte, bizim hayatımızın keyfi kaçıyor bir kere, bizi cümlelerce, betimlemelerce mutlu eden şeyler bazılarının ağzını köpürtüyor diye bizim üstümüze düşüyor gölgeler. 

Benim böyle hatırladığımı, o an üstüme çullananlardan biri hatırlıyor mudur diye merak ediyorum şu an. Hatırlıyorsa nasıl hatırlıyordur. Lan diyor mudur acaba, 11-12 yaşında, müzik dinleyip mırıldanarak tezgah bakan çocuk güzelliğini çirkinleştirdik varlığımızla diyor mudur. Demiyordur değil mi, dese ne yazar. 

28 Mart 2012 Çarşamba

Kurban olam ben size.

Yani öyle güzel olmuş ki, sanki şarkı zaten türküymüş de Hadise cover yapmış gibi olmuş. Çalsın sazlar!

25 Mart 2012 Pazar

Son trendler.


- Bu aralar Cihangir'de en moda köpek golden retriever.

- Cihangir'de milyonlarca kedi var sokaklarda ama, hepsi çirkin. Sadece güzel kedileri topluyor Cihangir halkı evlerine, anlamıyorum öyle hayvan severlik mi olur? Çirkini de alsan ne olur? Güzeli eve al, çirkinin önüne su koy, kedi maması koy. Neden? Çünkü moda bu.

- Instagramla bir fotoğraf bile çekmemiş bir insan var karşınızda. O da çok moda bu aralar.

- New Girl çok sempatik dizi. 8. bölümü itibarıyla kendimi zorlaya zorlaya izlediğim 7-8 bölüm Arrested Development için çoktan pişman oldum. Bu da trend.

- Bir üstteki maddeyi ben trend ilan ettim, olmayabilir de yani. Trend ilan etmek de trend.

- Bir üstteki maddeyi de ben trend ilan ettim.

- Ben iyi bir aşçıyım. Bu da biraz trend. Yani her taraf aşçılık okullarıyla dolup taşmaya başladı, sokaklar öğrenci aşçılar tarafından yapılmakta olan yemek kokularıyla yıkanıyor. Dumanlar çıkıyor asfaltlardan. Bu arada o New York sokaklarında falan rögar kapaklarından çıkan karizmatik görünümlü dumanın tek sebebinin kanalizasyondaki sıcak çiş falan olması iğrenç değil mi? Yemekle başladım, çişle bitirdim, öyle de saçma yazarım ben.

- Ben canı sıkılmış iyi bir aşçıyım. Biraz da uykusu olan bir aşçıyım. Bunlar da çok moda. Herkesin uykusu var, herkesin canı sıkılıyor anasını satıyım. Enerjiklik ve can gevşekliği ne zaman moda olacak merak ediyorum.

- Bir de blog postlarına yorum yapmak çok modaymış bu aralar, yapın anacım. Ben cool olamıyorum öyle "kendim için yazıyorum" falan diye. He kendim için yazıyorum tabi ama, cool değilim bu konuda, o yüzden hadi canım bi' zahmet..

- Şarkı da hiç uymadı be yazıyla, cıvıdım gittim, neyse sağlık olsun hadi. Harbiden diyorum olsun sağlık, bıktım öksürükten. Her sabah aç karnına bir yemek kaşığı bal-limon-karabiber üçlüsü iyi edecek beni.

Neyse şimdilik bu kadar hipsterlerim, gün aşırı trend güncellemeleriyle karşınızda olucam. Yok lan yok olmucam, bi' de bana güvenip bırakırsınız araştırmayı falan, hipsterlik mipsterlik kalmaz valla, ben alamam bunun mesuliyetini üzerime.

Hadi öptüm wayfarerlarınızdan.Güle.

 

23 Mart 2012 Cuma

Karşılaşmamız an meselesiydi.


"Kişi başı 1 lira toplasam, işlek bir yer buldum mu günde 50 kişi para atsa, haftada 350, ayda 1400 lira eder. İyi... İyi..."


Kafasındaki bu hesaplar sesine yapmacıklık olarak yansımış insanların bana seslenmesi, 1 liramı istemesi, karşılığında Alllah'ın rızasını önermeleri, içlerindeki sesin tam tersini söyleyen sözleri... Gözlerinize baktığımda görüyorum neyin ne olduğunu ben. Çünkü anlıyorum az çok, çaresizlik içinde karşılıksız yardım istemek nasıl bir şeydir biliyorum, istedim çünkü, kuldan olmasa da istedim. Sesin öyle Türk filmlerindeki gibi çıkmaz. Sesin hiç çıkmaz... Beni insanlıktan utandırıyorsunuz, yerin dibine giriyorum, sokaktaki köpeklere karşı mahcup oluyorum.

Ama bazen de, bir engeli sebebiyle, yok dilenen değil, karton bir kutunun üzerinde mendil, çakmak satan insanlar görüyorum. Gözlerine baktığım anda anlıyorum elinden bir şey gelmediğini, bu kolu eksik, bacağı yarım, ya da ayakları yerlerde sürünen kaftanı ona hayatın bizzat kendisinin biçtiğini görüyorum. O bakış var gözlerinde, elinde değildi, anlıyorum, tanıyorum bu bakışı çünkü benim de başıma elimde olmayan şeyler geldi, biliyorum o dökülmüş yüzü, toplanmış da olsa bir şekilde, görüyorum her şey eski yerinde değil.. Yüzüm buruşuyor, gözlerim kamaşıyor, aklım şaşıyor. Ne kadar bir liram varsa veriyorum, ne mendil alıyorum ne çakmak, aslında almak istiyorum, sen de satmak istiyorsun biliyorum, ama dayanamam tüm bunların hatırlatmacısını cebimde taşımaya yok, hayatın oyunlarını taşıyamam cebimde, istemem.

Sana bir şey olmuşsa, ve senin elinden gelen hiçbir şey yoktuysa eğer, kırılırsın hayata karşı, kalbin porselen olur, çatlar kılcal kılcal. Şanslıysan eğer, yapıştırırsın kendini, yapıştırırsın hayata, izler kalır ama, en azından kanın sızmaz kalbinden dışarı. Yok şanssızsan, o zaman dağılırsın işte. Elinde değildir çünkü ve elinde bir şey kalmamıştır. Boş avuçlarına bakakalırsın, bir gün düşer 1 lira pıt diye avucuna, ağırdır, taşıyamazsın... Zaten mendilleri çakmakları da öyle koyarsın önüne ancak, hesapsız...

20 Mart 2012 Salı

hop, beyin gitti.



İnsanlardan bahsedicem.

Bugün Safir'in(Sapphire, you know) yanından geçerken gördüğüm, şaşkınlıkla yukarı, gökdelene bakan, "Allah koru bizi yarabbi" diye mırıldanan yaşlı Çeliktepe insanlarından...

Küçükken çenesi düşen insanlardan... Kafalarına, çenelerini alttan kavrayan genellikle mavi renkte bir aparat takan insanlardan. Benim Konya'da çok arkadaşım vardı çenesi düşen. Ama artık hiç görmüyorum. İnsanların çenesi düşmüyor mu artık? Yoksa tek gören de ben miyim bunu? Birden öyle hissettim, okurken "o ne lan, insanın çenesi düşer mi hiç" falan diye düşündüğünüzü hissettim. Aşkolsun lan, ben yalan söyler miyim? Gerçi, alt geçite "battı-çıktı" diyen Konya halkından, belki daha bilimsel bir adı olan bu rahatsızlığa çene düşmesi demelerini beklerim. Suç ne sizde, ne bende.

Sadece kütüphane tuvaletinde karşılaştığım insanlardan... Başka hiçbir yerde görmüyorum ama artık selamlaşıyoruz. Düşün.

Bir ara her pazartesi metrodan çıkıp kampüse girdiğimde  önümde yürürken bulduğum insandan... Her pazartesi aynı kırmızı saç, aynı kısa kot şort, aynı gri çorap, aynı botlar, aynı kilo, aynı kalın bacaklar. Çok gizemli bir durum.

Bronşit olan insanlardan bahsedicem. Benim bu, bronşit olmuşum evet. Dinlenicem, antibiyotik kullanıcam falan. Varsa mucize çayı olan falan, durmasın versin tarifi. Her türlü yardıma açığım. Yok bilmiyorum şifalı çay falan diyorsanız, C++ da olur. Yazılım ödevim var da, ellerinizden öper yani. Noldu? Hani dolanıyordunuz ortada, "Amelie olcam ben, Amelie Amelie" diye? Al sana Amelie. Bu fırsatı kaçırma bence.

Hadi öksürdüm, baybay.




12 Şubat 2012 Pazar

Böyle olacaksa, dönme daha iyi

Şu an bir yerlerde birileri soğuktan donarak falan ölüyor ya, adaletin yok senin dünya.