8 Nisan 2012 Pazar

Ne olursa olsun, yaşamaya mecbursun.



Bundan yıllar yıllar önceydi. 10 yıl önce falan olabilir, 11, 12, 13 de olabilir, 14, 15 bile olabilir (haha, tüm yazı böyle gidermiş falan:) gitmez ama en fazla 23 yıl diyeyim, siz anlayın), anne-baba daha net hatırlar kaç yıl olduğunu, mavi çarşı zamanlarıydı. Yazları Akçay'da geçiriyorduk, hala da Akçay'da geçiriyoruz:) Her yaz, annemin yaptığı inanılmaz güzellikteki kolyeleri, annem ve babamın beraber yaptığı birbirinden güzel deniz kabuğundan bibloları, tabloları, babamın yaptığı deniz kabuğundan sarkaçları satıyorduk Akçay kordonda tezgah açıp. Hemen hemen her yaz değişiyordu yerimiz o zamanlar, o yaz mavi çarşıdaydık. Mavi çarşı, bir yolun sağına ve soluna dizilmiş mavi brandalı tezgahlardan oluşuyordu, şirin bir çarşıydı, güzel tezgah komşularımız, iyi arkadaşlarımız olmuştu.

Neyse işte o zamanlar, ben yeni yeni iyi müzik dinlemeye başlamıştım. Babamın eski kasetlerini dinliyordum, hatırlıyorum bir tane çekme kaset vardı, Pink Floyd Dark Side of the Moon, babam grafiksel bir kapak resmi yapmıştı siyah beyaz, çok güzeldi hatırlıyorum. Sonra çok kıymetli Bon Jovi CDsi vardı, 7800° Fahrenheit albümü, In and Out of Love favorimdi, CD'yi takar takmaz başlardı. Ve hatırlayamadığım daha bir dolu albüm vardı o eski Pioneer katlı müzik setinin en alt rafında.

İşte o rafta bir de Bulutsuzluk Özlemi kaseti vardı. Yaşamaya Mecbursun, canlı konser kaydı. Onu da çok dinlerdim, öyle müthiş bir albümdür ki hayattan keyif aldırır, güneş pırıl pırıl parlar dinlerken, yediğin elmalar daha lezzetli gelir sana, küçücük köpek yavruları şirin şirin peşinden koşturur sokaklarda, alır eve getirirsin, eşyalı odaya girer biraz keşif yaparsın, bir iki güzel deniz kabuğu seçersin kendine, bir salatalık keser, tuzlar, balkona çıkarsın, anneyle teyzeyle pazara bile çıkarsın, öyle keyif aldırır hayattan. Albümü her dinleyişinde o konsere bir kez daha gidersin, Yaşamaya Mecbursun, Güneşimden Kaç, Tepedeki Çimenlik, Güneye Giderken, Hayır Hayır, Devran Dönüyor, Yüzünde Yaşam İzleri Vardı, Boyalı Kuş, Bulutsuzluk Özlemi, Sözlerimi Geri Alamam... Hepsi muhteşem şarkılar. Toplam 5 farklı cümleden de oluşsa, sözleri o zamanlar bana biraz ağır gelen, her dinlediğimde bana başka şeyler düşündüren, beni başka şeylerle korkutan, beni başka kaygılarla tanıştıran Cezaevinde Bayram Görüşmesi falan... İyiydi yani çok iyiydi. Şimdi tekrar dinliyorum da Cezaevinde Bayram Görüşmesi'ni, biraz şaşırdım o zamanlar daha ne kadar yaş olduğuma, ruhumun o zamanlar ne kadar özgür olduğuna şaşırdım. Bir şarkı dinleyip, olanca özgürlüğümle o düşünceden bu düşünceye koşturmama şaşırdım. Aslında aklımın artık nasıl da kabuk bağladığına şaşırdım, nasıl da kalın bir kabukla sarmalanmış olduğuna şimdi... Yara kabuğu bu. 

Herneyse... Asıl anlatmak istediğim şey başka. Asıl anlatmak istediğim şey trajikomik. Şimdi ben bu albümdeki şarkıların hemen hemen hepsini sırayla en sevdiğim şarkı yaptım bir ara tamam mı? Bir zaman da en sevdiğim şarkı Güneye Giderkendi. Bu şarkıyı mırıldana mırıldana yürüyordum sokaklarda, kafamı sağa sola hafifçe yaylandıra yaylandıra yürüyordum,sallana sallana yürüyordum. Solda güneş yükseliyordu, güneye giderken... Yine bir akşam walkmenimde bu kaset, kulaklarımda güneye giderken, mırıldana mırıldana yürüyordum çarşıda. Türk bayraklarıyla kaplı bir standın önünden geçiyordum, ilgimi çekti, hafif yaklaştım şöyle bir gözatmak için. İşte tam o sırada bu standın arkasında ne kadar adam varsa hepsi üstüme çullandı birdenbire.  Adam dediğim de, genç genç, benden 6-7-8 yaş büyük insanlar. Ben ne olduğunu bile anlamadan oradan geçmekte olan Akçay insanları (ki kendileri ya emekli, ya da bütün kış çalışmış da yaz tatiline Akçay'a gelmiş, devlet memurlarıdır genellikle ve iyi insanlardır) ayırdı beni onlardan. Hiçbir yerime bir şey olmadı, sadece neye uğradığımı şaşırmıştım. 

Ayıranlara soruyorum, diyorum ne oldu hiç anlamadım durup dururken, o sırada bağırıyor o bayraklı tezgahtan birisi, solcu şarkılar söylüyormuşum... Sonra bir bakıyorum, bu bayraklı tezgah meğer MHP standıymış. Çok şaşırıyorum lan, çok şaşırıyorum. İnsanoğlunun ne kadar yaratıklaşabildiğine çok şaşırıyorum o yaşımda. Sol ne, sağ ne, daha belki ilk defa o anda o kadar net anlıyorum. O ana kadar solda güneş yükseliyordu cümlesi bana sadece güneye giderken doğmakta olan güneşi anlatıyor. İnsanoğlunun ne kadar kurulabileceğine çok şaşırıyorum. Kurma kolu olsa bu kadar kuramazsın, gırç gırç yapar bir andan sonra, salar kendini... Ne acayip değil mi? Şimdi bile hayal edemezdim.

İşte böyle böyle kabuk bağlıyorum ben, böyle böyle şarkılar mırıldanmıyorum artık yürürken sokaklarda. Halbuki biz şarkılar mırıldanmaya devam edelim, insanlar kendilerine gelsinler değil mi? Ama öyle olmuyor işte, bizim hayatımızın keyfi kaçıyor bir kere, bizi cümlelerce, betimlemelerce mutlu eden şeyler bazılarının ağzını köpürtüyor diye bizim üstümüze düşüyor gölgeler. 

Benim böyle hatırladığımı, o an üstüme çullananlardan biri hatırlıyor mudur diye merak ediyorum şu an. Hatırlıyorsa nasıl hatırlıyordur. Lan diyor mudur acaba, 11-12 yaşında, müzik dinleyip mırıldanarak tezgah bakan çocuk güzelliğini çirkinleştirdik varlığımızla diyor mudur. Demiyordur değil mi, dese ne yazar. 

Hiç yorum yok: