iksv salon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iksv salon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Mayıs 2011 Salı

Mabel Matiz @ İKSV Salon


Önce dinle, çünkü söylese o, ben söyleyemem.


Cuma akşam 21.30'da, Mabel Matiz diye bir adam, İKSV Salon'da konser verecekmiş, salı akşamı saat 23.30 gibi, ders çalışmasam da ne yapsam konulu late night show'da biletix'in websitesine bakarken gördüm. Ertesi gün, İstanbul'daki biletli etkinliklerden, arkadaşlarımın facebook iletilerinden ve Spor Toto Süper Lig'den soru çıkmadığı için pek de iyi geçmeyen sınavımdan çıktıktan sonra hemen İstinye Park'ın yolunu tuttum. Mabel Matiz diye bir adam dediğime bakmayın, severdim yani, arada dinlerdim şarkılarını güneşler battıkça. Neyse aldım hemen 2 bilet, biri Thalia'ya, biri bana. Sonra Cuma'ya kadar hep konser oldu konusu late night showların ve Perşembe günkü sınavımda da Mabel Matiz konserinden hiç soru çıkmadı ne yazık ki...


Neyse, gel zaman git zaman, Cuma geldi çattı zamanın gidip gelmesine pek gerek kalmadan. 2 gün yani sonuçta çabucak geçti, hiç yormadı, üzmedi, hemen geliverdi. Burdan Cuma'ya teşekkürlerimi sunuyorum. Dedim ya, Cuma çabuk geldi, ama öyle sessiz sedasız gelmedi, Thalia'nın parmağının yarısını götürüp de geldi. Bunun yanında dönemin son Lojik Devreler laboratuvarında dönemin en iyi tur zamanına imza attım falan da, muhtemelen o multiplexerın verileri nasıl bir ahenkle seçtiği, o decoderın ortamda çözülmedik kod bırakmaması falan sizi pek ilgilendirmiyordur, o yüzden oraları geçiyorum.


Sonuçta saat ona yirmi kala ben, Thalia ve Thalia'nın sargılı parmağı  İKSV Salon'a teşrif ettik. Ortam beklediğimizden epey farklıydı. Magic Numbers konserini izlediğim aynı salon bu sefer sanki misafir odası olarak tekrar düzenlenmişti. Yaklaşık 20 kadar masa, etrafında 4'er sandalye ve masalarda birer kandille İKSV Salon, gerçekten de baya bir salondu... Biz 2 dakika sonra masamıza oturduktan 2 dakika sonra da Mabel Matiz çıktı, sahnedeki sandalyesine oturdu. Konser şahane başladı, şahane devam etti ve şahane bitti. Adamın yaptığı her şarkı güzel, biz zaten Arafta'yı, Filler ve Çimenler'i, Söylese O Ben Söyleyemem'i falan biliyorduk, konserde ilk kez dinlediğimiz her şarkıyı da çok sevdik. Özellikle Binali'nin Yemekleri konserin doruk noktasıydı. Bir yerden buldurabilsem koyacaktım bloga ama, Mabel Matiz dediydi, albümde yok, hiçbir yerde yok, daha önce de hiç çalmadık dediydi. Ayrıca sahne üzerindeki perdeye yansıtılarak müziğe eşlik eden, şarkılarla eş zamanlı çizilen görseller de özellikle gitar sololarda konseri bambaşka boyutlara taşıdı. Mabel Matiz'in konserin sonlarına doğru, "Napalım şimdi yalandan bi içeri girip alkış falan mı bekleyelim bis için, yoksa bis için ayırdığımız parçaları çalmaya devam mı edelim?" diye sorması çok eğlenceliydi. Ki zaten bis başlı başına bambaşka bir olaydı. Çünkü bir iki güzel şarkıdan sonra sahnede birden Teoman belirdi. Sanırım Mabel Matiz'in bu konserdeki tek hatası da bu oldu. Teoman sahneye çıktı, sandalyeye oturdu, gitarını aldı kucağına ve birden Mabel Matiz gözüme Fırat gibi göründü resmen. Adamın konser boyunca oluşturduğu karizma bir anda yerle bir oldu. Aman Teomandaki nasıl bir duruştur, nasıl bir gitar tutuştur yareppim, Mabel Matiz'i resmen otoyolda dinlenmek için kenara çekmiş, çömelmiş salatalık yiyen kamyon şoförüne döndürdü. Neyse Teoman beni de Fırat'a döndürmeden devam edeyim ama gerçekten konserin festivale dönüştüğü andı Teoman'ın sahneye çıktığı an. Birlikte önce Teoman'ın bir şarkısını, sonra da Mabel Matiz'in Arafta'ını söylediler. Özellikle Arafta'ın nakarat melodisini Teoman çok beğenmiş olacak ki, şarkı bittikçe şarkıya o noktadan tekrar tekrar girip uzattı, komikti.

Çoook uzun lafın kısası, konser muhteşemdi. İKSV Salon, gerçekten müzik dinleme yeri. Çok keyifli, aklımda iz bırakan anılara dönüştürüyor konserleri ikidir, ki bu güzel bir şey... 

24 Aralık 2010 Cuma

The Magic Numbers


Muzicons.com

Dışarıda hava çok soğuktu. 2-3 gün boyunca heyecanla beklediğim, uğruna şarkılar yazmasam da uğruna şarkılar dinlediğim gün geldiğinde, hava çok soğuktu. Ama daha oraya gelmedik, henüz içerdeyim, evdeydim, o kadar soğuk değildi henüz, evim sıcak. Bir salata yaptım, yanında bir Gusta açtım, Gusta nispeten soğuk. Salata-Gusta ikilisinin kulağa nasıl geldiğinin farkındayım, ama ağza nasıl geldiğinin daha da farkındayım, o yüzden imaj kaygısını bir yana bırakıp, yiyip içiyorum. Zaman geçiyor, atkımı boynuma doluyorum, kabanımı giyiyorum üstüme, eğildim, ayakkabılarımı bağlıyorum. Off, çok sıcak. Giyinik ve eğilik bir şekilde ayakkabı bağlama anı günün en sıcak vakti. Soğuk dışarıda, sıcak içeride kalsın diye kapıma yapıştırdığım izolasyon bantları kapının kapanmasını zorlaştırıyor. Kapıyı çarpıyorum, dışarı çıkıyorum. Dışardayım, işte şimdi soğuk, şimdi hava çok soğuk.


Metrodayım, 4.Levent'den Taksim'e gidiyorum. Konser İKSV Salon'da -biliyorum Gusta-salata ikilisinin ardından iyice entelledi beni bu durum-, İKSV Salon Şişhane'de. Ama aklımda konser yok, aklımda çişim var. Tek düşündüğüm konser yerine kadar çişimi tutup tutamayacağım. Taksim'de inip metrodaki tuvalete girmek, sonra tekrar aşağıya inip trenle Şişhane'ye devam etmek mi, yoksa direk çıkıp metrodan, Burger King'e gidip, ardından o soğukta cengaver gibi bütün İstiklal'i yürümek mi mekana kadar.. Sağlıklı düşünemiyorum, yeraltından devam etmek heralde, merdivenler gözümde büyüyor...

Şişhane treninde bulmaya karar veriyorum kendimi hiçbir merdivene bulaşmadan. Şişhane treni hep yeni, hiç eskimeyecek sanki. Tren gidiyor, gidiyor, ilginç hiçbir şey olmuyor, sonra tren duruyor, iniyorum, merdivenlerden bu sefer kaçış yok. Sanırım belediyenin oraya çıkan çıkıştan çıkıyorum ve çıkışıyorum kendime, konser salonunun nerede olduğunu tam bilmiyorum!, sağlıklı düşünemiyorum, bir konser salonu gibi düşünüyorum, nerede olurdum diyorum, burdayım diye dürtüyor çişim karnımı, zamanım daralıyor. Sonunda buluyorum İKSV Salonu, ama burası Şişhane değil, gayet de Kasımpaşa yazılabilirmiş adrese, hatta ben daha kolay bulurdum o zaman, ama şık durmazmış herhalde  İKSV Salon'un minimalist dizaynlı websitesinde. Neyse, çişim olduğu için biraz gerginim, o kadar da kızmadım aslında mekanın Kasımpaşa'dan Şişhane'de -dörtbuçuktan beş gibi- olmasına.


Dışarıda hava çok soğuk, ama artık bitti, içerdeyim. İKSV Salon, Tarlabaşı Bulvarı'nın restorasyon görmüş apartmanlarından biri gibi. Biletimi gösterip konser salonuna girmeden tuvaleti soruyorum ve bu çiş muhabbetini artık burada kapatıyorum. Sonra biletimi gösterip salona giriyorum, konser salonu Aşk-ı Memnu'daki evin salonundan, hatta piyanonun durduğu odadan, hatta ve hatta Bihter'in annesinin yatak odasından daha büyük değil. Ama daha yüksek tavanlı, asma balkonlu bir salon. Köşede bir bar var, o barda biralar değerli, daha sert içkiler daha değerli. Bir bira alıyorum, Efes Dark, ellerimde vestiyere vermediğim kabanım, vestiyere vermediğim atkım ve niye vestiyere vereceğim biram, bir kolona dayanıp konserin başlamasını bekliyorum. İnsanlardan birini tanıyorum, Mehmet Tez, bir başkasını daha tanıyorum, Tuna'nın arkadaşı olan arkadaşlarımın bir arkadaşı, sanırım Bilgi Üniversitesi'nden bir kız. Konser başlamadan biramı bitirmek istemiyorum, ama biram atkı ve kabanın arasında ısındıkça ısınıyor. Son birkaç yudumu kafama dikiyorum ve konser başlıyor...


Konser başladığı anda yüzüm buruk, buruşuk, ekşimiş çünkü bira çok ısınmış, bildiğin çok çirkin olmuş. Ama çabuk atlatıyorum. Magic Numbers, şirin, şişman, İskoç görünümlü bir adam, o adamın kardeşi, toplu, abla görünümlü hareketli bir kadın, abla görünümlü kadından daha zayıf olsa da, zayıf diyemeyeceğimiz ama güzel diyebileceğimiz bir başka kadın ve çok yorgun bir davulcudan oluşuyor. Konser insanı gülümsetiyor, o an ben de epey bir insanım ve epey bir gülümsüyorum. Bugün uğruna dinlediğim şarkıları bugün tekrar dinliyorum, ama bu sefer çalındıkları anda... Ertesi gün Hindistan'a gideceklerini söylüyorlar, ardından muhabbet açılıyor, her gittikleri ülkenin müziğiyle ilgilendiklerini söylüyor İskoç amcamız Romeo ve bize Selda Bağcan'ı bilip bilmediğimizi soruyor. Eh tabi salon çığlıklarla doluyor, -yan odadan Bihter'in annesi sessiz olun diye bağırıyor ama nafile- ardından bir şarkı çalmaya başlıyorlar, salondaki herkes gibi ben de şaşkınlık nidaları yükseltsem de şarkıyı o an tanımıyorum, ama Türk ezgilerini seçebiliyorum. Bitirdiklerinde aferin bekler gibi, "bu Selda Bağcan'dan" diyorlar, "good progressive music" diye ekliyorlar.

Çok sevdiğim Mornings Eleven'ı çalmalarından hemen önce, sadece müzik gruplarının isimlerinden oluşan kendi uydurdukları bir şarkıyı söylüyorlar. Şarkı gerçekten çok sempatik ve her geçen gün uzuyormuş. Aşağıdaki video'nun ilk birkaç dakikası bu şarkıyla geçiyor. Sözlerinden Thalia'nın da yardımıyla aşağı yukarı anladığım birkaç kuple şöyle:

Yes, Love, It bites, Anything but the Girl.
Bright Eyes, Delight, The Only Ones, Who, Can, Poison, Simple Minds.
Nein nein nein, The Police, Cars, Traffic, Jam, Sam and Dave, Runaways.
New York Dolls, Swing out, Sister, Muuush, The Pretenders, At the Drive-in, Smashing Pumpkins, Yeah Yeah Yeahs!
The Birds, The Bees, Screaming Trees, The Hives, The Leaves, lalalala:)



Sonra yalancıktan sahneden iniyorlar, biz daha Magic Numbers'ın Mag'ini bağıramadan tekrar çıkıyorlar. Ve Mornings Eleven'ı çalıyorlar. Kendimi tutamayıp bağırıyorum, O YEAH! Sonraki birkaç dakika çok çok güzel geçiyor, şarkı bitiyor, konser bitiyor, hayat tekrar başlıyor. Önümde saçma sapan dans eden ezik adam sahnede yerde duran setlisti alıveriyor, Romeo penasını atmıyor, önde birine uzanıp veriyor. Biraz üzülüyorum, eve setlist veya penayla gitmek güzel olurdu diye. Ama çabuk atlatıyorum, çünkü Kasımpaşa'dan İstiklal'e tırmanırken, binanın arka kapısında Romeo, kardeşi, yorgun davulcu ve konser başlamadan tanıdığım kız ellerinde biralar muhabbet ediyorlar. Hemen yanlarına gidiyorum, "konser güzeldi, ama Selda Bağcan'ın o çaldığınız şarkısını bilmiyorum" diyorum, "baya değiştirmiş olabiliriz" diyorlar, gülüyoruz, iyi geceler diyorum, şerefe yapıyoruz ve yoluma gidiyorum. Giderken düşünüyorum keşke bir fotoğraf çektirseydim ya da biletimi imzalatsaydım diye ama üzülmüyorum bu sefer, gülümsüyorum. Çünkü sanırım pek imza isteyen bir insan değilim. Düşünüyorum da, İKSV Salon konser izlemek için çok güzel bir yer ve yeni en sevdiğim gruplar edinmek için. Hava çok soğuk, içim değil, ben değilim, biram değil. Kalan biramı kafama dikiyorum, yüzüm buruşuyor, suratım ekşiyor-sanki yüz ve surat ayrı şeyler de-, evet biram hiç değil. Yürüyorum eve doğru, kapıyı açıyorum, kabanımı, atkımı çıkarıp şu anda oturduğum yere oturuyorum. İki hafta önce Cuma günü The Magic Numbers konseri çıkışı nasıl gülümsüyorsam öyle gülümserken buluyorum kendimi.

- Naber diyorum, nereden böyle?
- Hiç, bir konserden...

*Bu o dinlediğim şarkılardan biri. Çalmalarına çok sevindim, çaldıklarında çok sevindim. Mornings Eleven.