13 Nisan 2009 Pazartesi
iki
itü ve itü'deki kız sayısıyla ilgili esprileri hiç sevmem. dalga geçebilecek, gülebilecek, güldürebilecek kadar kabullenebildiğim bir konu değil çünkü itü'deki kız sayısı fazla değilliği(kabullenemediğimi söylemiş miydim?). ama 75'de iki tane erkekler, bir tane kızlar tuvaleti olması da noluyor?
bir kişi de çıkıp, yok arkadaşım senin istanbul etiketinde de iki yazın varmış demez di mi, biraz ilgi, biraz alaka, lütfen ama. bak blog ödüllerinde de iki tanecik oy alabilmişim daha, zaten birini ben verdim.
12 Nisan 2009 Pazar
hastaya çorba
iki gün önce, fizik çalışmam ve ingilizce ödevi yapmam gerekirken, huzursuz bir şekilde uyumaya karar vermiştim 1-2 saatliğine. saat 6'ydı henüz, 8'de kalkar, ideal şartlarda(sürtünmesiz ve yerçekimsiz ortam) ingilizce ödevimi 1, olmadı 2 saatte bitirir, fizik çalışmaya başlarım diye düşünüyordum. uyandığımda saat 11'miş, miş diyorum çünkü uyandığım an hayatım boyunca dünyasal şeylerden en kopuk olduğum andır sanırım(saatin 11 olduğunu anlamadan önce kolumdaki kordonun saat olduğunu anlamam gerekti, öyle söyleyeyim). güvenliğin odama girmesiyle uyandım aslında, yoklama almak için odaları dolaşıyormuş. gözlerimi açtığımda, nerede olduğum, ne yaptığım, karşımdaki adamın kim olduğu hakkında en ufak fikrim yoktu. kendimi uykuya öyle koyvermişim ki, yüzyıllarca tabutunda uyuduktan sonra uyanan kont dracula şaşkınlığındaydım o an. elimdeki kalem ve kağıtla ne yapmam gerektiğini anlamamıştım, imza at dedi güvenlik, denileni yaptım. güvenlik odadan çıktıktan yaklaşık 5 dakika sonra, dünya tatlısı lambamı görmemle döndüm dünyaya diyebilirim. uyandığım an, uykunun en derin evresindeymişim ben, bünyeye reset atmışım resmen, gözlerimde dönen spiraller, ağzımdan akan bir salya varmış. böylesine uyuyabilmem korkutucu geldi bana.
dün gece hasta uyudum. tirtirtitreyerek uyudum. ya sabah kalkamayıp fizik sınavını kaçırırsam diye korkarak uyudum ben. başka bir huzursuz uyku daha yani. huzursuz uyku dünyanın en kötü şeyi bence. neyse, uykumun beni kandırma konusunda oldukça yaratıcı olduğunu biliyorsunuz(zürafaya binmek). bu sabah da, saat 7.30'da uyandığımda, bir şekilde saatin isveç saati olduğuna inandırdı uykum beni. birazcık da ateşin etkisiyle, saat isveç'de 7.30'sa burda daha beştirbeş, rahatlığıyla uyudum saf saf. hayır isveç saati nerden çıktıysa.. ayrıca meridyen, yerel saat kavramı falan zaten hak getire. isveç'de saat hiç bu sabahki kadar 7.30 olmamıştı benim için. öte yandan isveçli grup kent'le ilgili bir şeyler daha sıkıştırdı araya uykum ama, tam hatırlayamıyorum şu an, onları karşılamaya mı gitcekmişim neymiş, hey allahım. burdan uykuma sesleniyorum, isveç, zürafa falan bu tarz atraksiyonlara girmene hiç gerek yok ki, ben zaten senin her dediğine inanmaya hazırım sabahları. sonuç olarak türkiye saatiyle 9.30'da uyandım, sınava da apar topar yetiştim. burdan isveç'e selam ederim.
31 Mart 2009 Salı
mim arsızı
anlatacak çok şeyim var, her şeyden önce, yemyeşil bir yunanistan'a gittim yine. ama daha önce bir şey daha oldu, yorumlarımla yalnız bırakmadığım, blogundan mimlerine bulaştığım cherry mei chan sonunda dayanamayıp beni mimledi. hayatımın ilk mimi, kendimi maddeler halinde sıralamak üzerine, başlayalım..
# ben, omg'un oh my god olduğunu bilmiyordum. yeni öğrendim. "bir şeyden korkunca ya da etkilenince, gulp sesi var ya, yutkunma sesi", öyle bir anlam yüklemiştim kendisine anlamını öğrenene kadar.
# yakın türkiye tarihine hep ilgi duydum ama hiç bilgim yok. küçükken, babamın ben yatmadan önce kıbrıs harekatıyla ilgili anlattıklarıyla yetiniyorum hala, bülent ecevit'i ayşe tatile çıktı sözüyle hatırlıyorum ben. kitaplar okumalıyım, ama durumu kendim yorumlayabilmem için çok fazla kitap okumam gerek, üşeniyorum.
# yeterince düşünürsem her şeyi saçma bulabilirim.
#sarışın, mavi gözlü bir kızı ilk görüşte beğendiysem, ikinci görüşte beğenmem. bu yüzden siyah saçlı kızlar her zaman daha çok ilgimi çekmiştir.
# tasarlarım. çok keyif alırım tasarlamaktan.
# mendil kullanamam. doğru düzgün sümküremem. burnum kibardır.
# oldu ki başardım, bir mendili mümkün değil 2 kere kullanamam. bu konuda babama hayranım. kağıt katlama sanatıyla mendilin her santimetre karesini başarıyla kullanır. sanırım bu beceriksizliğim yüzünden, oda arkadaşım göksel bana her ıslak mendil uzattığında, bir duraksarım, kararsızlık yaşar, bir saniye kadar düşünür, öyle uzatırım elimi. bilinçaltımla ilgili bir durum herhalde.
# bıçak kullanamam. elmayı tabağa koyar, ekmek keser gibi keserim.
# ekmem kesemem.
# sosyal zekam çok yüksektir. aşkı memnu'daki, bihter'in annesi gibiyimdir(adını unuttum şimdi). bir bakışta anlarım her şeyi. ama fesat değilimdir, sadece anlamamam gereken şeyleri, çok önceden anlarım.
# az önce hayatımda ilk defa stateskop yazdım. o da yanlışmış zaten. doğrusu: stetoskop.
# şaraptan nefret ederim. yalnızken içki içmem.
# bir yere ulaşmak amaçlı yürüyorsam, koşmayı tercih ederim. gideceğim yere vardığımda nefes nefese kalmak, hatta bu yüzden bir süre konuşamamak hoşuma gider.
# laptopumda dinlediğim şarkılar dinlemediklerimden azdır. indirdiğim şarkıları bir gün dinleyebileceğim umuduyla yaşarım.
# lojistik sebeplerle arkadaşlarımdan ayrı kalmakta üstüme yoktur. bundan olacak ki, hayatım arkadaş izleriyle dolu.. ama izler taze değil, çok uzağa gitmiş olabilirler..
# festivallere bayılırım. çadırda gülümseyerek uyuyakalırım, gülümseyerek uyanırım. uzaktan gelen müzik sesiyle dans ederim. yürüyüşümü müziğin temposuna göre ayarlarım. biranın etkisiyle her 15 dakikada bir tuvalete bayıldığım 1 liralar bile keyfimi bozamaz festivallerde.
# festivale aranın bozuk olduğu sevgiliyle gitmek dünyanın en kötü şeyidir bence.
# istanbul'da mizah dergisi almam. istanbul ve mizah dergisi uyumsuz bir ikili bence. yalnız az önce yurda penguen geldi benim adıma, ne iş anlamadım.
# duran kalbi çalıştırabilirim. first aid ve cpr biliyorum.
# elektronik eşyalarımla aramda duygusal bağ vardır. bilgisayarım mavi ekran verdiğinde kendimi çok kötü hissederim. kitlendiğinde suçluluk duyarım. kendisinden özür dilerim.
# bence hayatta bir şeyler bulduğumuzdan beri, kaybettiklerimizi arıyoruz.
# yunanistan'da tren yolculuğu yapmaya bayılırım. hatta en büyük zevklerimden biri arkadaşlarımla yunanistan'da tren yolculuğu yapmaktır.
# hayatım özlemekle geçiyor. her zaman bir şeyleri özlerim. özlemekle ilgili bir şeyler söylemişim zamanında,
özlenir,hiç görmediğin, konuşmadığın, belki sadece yazdığın da olsa özlenir.. sevilir bile.. benim cismimi bekler ruhum hep özlediğim yerlerde.. ve gelicem dedi mi birisi, şu gün şu saatte; gelmiştir benim için artık, oturur durur o güne kadar aklımın kanepesinde..
bir fotoğrafa baktığımda üstündeki yüzleri özlemesem bile, arkasındaki duvarı, masayı özlerim.. boyaları dökük demirleri özlerim, yüzü gözü belli olmayan insanlar vardır ya fotoğraflarda uzakta, onları özlerim, oraları özlerim ben..
# sevdiğim insanlara osman derim, necip derim.
# küçüklüğümden bugüne ulaşabilmiş bir alışkanlığım vardır, kulak memesi ellemek. adına fıtfıt kulak koymuşum küçükken. eylemin adı da, kulak fıtfıtlamak. son zamanlarda annemin kulağını babamınkinden daha çok seviyorum. küçükken babamınkini daha çok severdim. bugünlerde fıtfıt yapmıyorum.
# küçükken poşet koleksiyonum vardı. arada bir yayar salona, yuvarlanırdım üzerlerinde.
# şu anda hiç duygusal değilim. odun gibiyim. ama bu durum her an değişebilir.
# burcum ikizler. tipik ikizlerim, hatta nüfus cüzdanımda yazmalıymış.
# adım ege olmasaymış burç olacakmış ayrıca.
# cips, kola ve müzikle bir ömür geçirebilirim. cipsim varsa her yerde her şekilde zaman geçirebilirim. ruffles'ın kekiklisinin türkiye'de yeniden satışa çıkması için kampanya başlatabilirim.
# yazdığım bütün her şey 1945 yılında oldu. ben biraz geç kaldım sadece yazmak için. (hey kids)
daha da yazarım da, son bir kaç maddedir kimi mimlesem diye düşünmeye başladım. daha fazla sabırsızlanmadan durayım dedim. ı-ıh, birden vazgeçtim, mimlemek yok. onun yerine şarkı koyarım. şarkı koymaktan da vazgeçtim. görüşürüz.
30 Mart 2009 Pazartesi
lens, göz, arpacık?

25 Mart 2009 Çarşamba
bademcik de değil artık, badem olmuş zaten o.
boğazım ağrıyor.
edit: köprücük kemiğim mi yoksa.
büdüt: köprücük kemiğimle alakası yokmuş. sol yanağımı şişirince oluşan gerginlik boğazımı daha çok ağrıtıyor resmen. hayır durup durup yanağımı şişiren biri de değildim ben. neyse ağrıdıkça editliyorum yazıyı yalnız, belki yarın doktora giderim.
oha, yirmilik dişimmiş, yirmilik dişimmiş! az önce dayanamayıp, işler yolunda mı diye bakmak için geçtim aynanın karşısına açtım ağzımı. çünkü ağrı ve acı giderek boğazımdan yukarı, ağzıma doğru ilerliyordu şu büdütü yazarken. hatta anlatmayı denedim o sırada da, bademciğin ağıza bağlandığı yer diye tarif etmeye kalkınca da sildim birden. neyse ağrı-acı o kadar çıkmıştı ki yukarı, aynanın karşısına geçip ağzımı açsam neler olduğunu anlayabilecekmişim gibi hissettim. nitekim anladım, benden kaçmadı. yirmilik dişim, evet 20'lik dişim ağzımda terör estiriyor. masum dişetleri çaresiz.. bu iğrenç yazı da burda bitsin, tamam.
24 Mart 2009 Salı
delilah'ım, nar çiçeğim, çatalkaram, çingenem
bir iki gündür işler yolunda gidiyor. en son bir kaç saat önce yanlış bir uçak bileti almanın kıyısından döndükten sonra cesaret edebildim bunu söylemeye. örneğin iki gün önce de dünyanın en pazar gününü yaşamıştım. sadece güzel haberlerden oluşan bir pazar gazetesi okudum bütün gün adeta. kahveyi, kahveyi düşünerek içtim, aklıma bant dergisinin 1 yıl falan önceki kahveli sayısı gele gele içtim, ooh, ne güzelmiş bu kahve diye diye içtim. kahveye sadece mutluyken odaklanabilirim, bir kahveyi ancak mutluyken beğenebilirim. mutsuzken, kafam düşünceliyken falan, kahvenin tadı diye bir şey yoktur benim için, kafeini için içerim(pek içli bir cümle, evet). ama o gün ağzımdaki tat, kahvenin tadıydı, kahveden daha az akıcı, yenilip yutulmayan başka şeylerin değil. ama böyle zamanlarda da buluyor bünyem bir şeyler aslında, aklıma düşürüyor bazı şeyleri, fotoğraf baktırıyor. hiçbir şey yapamasa öyle bir ağrı veriyor ki, diş mi bademcik mi anlamıyorum. evet dişim ağrıyor, ya da bademciğim, bademciklerim değil, sol taraftaki bademciğim, sağ taraftaki uslu uslu oturuyor.
ben istanbul 2008 yazını özledim. 2008 yazında florida'daydım(vuuu). bu durum, istanbul 2008 yazını o zaman değil belki ama, bu zaman daha çok özlememe neden oldu. baktığım fotoğraflar da 2008 yazında istanbul'da çekilmiş tesadüfen. zihnimde photoshop'luyorum o fotoğrafları, bazı karelere kendimi koyuyorum.. 2007'den beri yazlarımda tamamlayamadığım şeyler var, 2007'den beri yazlarım kışlarıma ilişmeye başladı. küresel ısınmadan olsa gerek, 2007'den beri iklimim biraz değişti benim.
-bu şarkı benim yazımın, florida 2008 yazının soundtrack'indeydi. her gün her yerde duyduğumuz bu şarkıyı berkay'la az aramadık what did you do to me diye google'larda, çok aradık, bulamadık. bulamayıktık bu şarkıyı, ta ki bir gün nisan msn'den gönderene kadar. aldığımda şarkıyı nisan'a, what did you to me diyebildim sadece. belki bir kaç kez.
bademcik, çiçek ol bakayım.
23 Mart 2009 Pazartesi
ses-len!
ses, dünyayı farketmektir, doğanın kendine yakışanı giymesidir, kelimelerin giydiği kıyafetlerdir. bir baloda lüks bir smokin veya varoşlarda yırtık bir pantolon.. aynı sözcüklerin meğer farklı sözcükler olduğunu sesler bize ses. müzik falan hep ses, inanılmaz.
la maison en petits cubes'u izlediğimden beri, seslere karşı zaafım fizan'dan görülebilecek boyutlarda, farketmemek elimde değil. algıda seçimimi yapmadan hemen önce, kulaklarım ve gözlerim arasında verilen mücadeleyi, kulaklarım kazanmakta o animasyonu izlediğimden beri. bir köpek havlamıyorsa benim gözümde bir değeri yok, gözüm değer verse, bir köpek gördüm galiba diye haykırsa bile, kulaklarım duymamazlıktan geliyor onu, köpek de kıvrılıp bir köşeye uyuyor, n'apsın? benim için ses, ışıktan hızlı. ya da gözlerim kulaklarımdan yavaş, hangisi bilmiyorum. tek bildiğim, kulaklarımın gün geçtikçe arsızlaşması, dünyada duyulmayan ses kalmayacak sloganıyla çıktığı yolda emin adımlarla yürüyor olması.
seslerle bir şeyler yapmak gerek, nutku tutacak bir şeyler, sadece konuşmak az geliyor bana sanırım. şu an ne yapacağımı tam bilmesem de, seslerle bir şeyler yapmak istediğimi biliyorum. iki-üç gün önce, yağmur ve kar beraber yağdı istanbul'a. gökyüzünde, birbirlerinden ayrı hasret dolu yolculukları, yeryüzünde kavuşmalarıyla son buldu. ezdim ben de onları, ettim romantizmin içine, ez(d)erken de çığlıklarını kaydettim telefonuma. dizlerini bükmüş, telefonunu ayaklarının yakınına uzatmış bir halde 4-5 dakika kadar yürüdüm kampüste notre dame'ın kamburu gibi. kimse ee, ne yani? demesin, bu bir adımdı bence, hatta bir çok adım, sesini bile kaydettim.
kulaklığımı havaya taktım, havayı dinliyorum. çok sessiz, çok sedasız bizim atomcuklar, bütün gürültüyü yapan insanlarmış.kıpırdanmalar, titremeler, küçük, kararsız hareketler. çok daha anlamlısınız benim için şımarık günlük hayatsal hareketlere göre, çok daha gerçeksiniz.
- burası madrid'miş. madrid'de rüzgarla kıpırdanan o ağaçlardan biri olmak isterdim. rüzgara kaptırmış tango yapan, kendini bozmuş o ispanyol bulutlarla dalga geçmek.. yapraklarım da hışırdarsa* hele, tadımdan yenmem.
*önce şırıldarsa yazmışım, itiraf edeyim.
20 Mart 2009 Cuma
tembel tenege

19 Mart 2009 Perşembe
sıfırın altında süperim
buraya süperim yazsam süper olur muyum acaba?
süperim.
evet aslında bir şeyler oldu, süpmek diye bir fiil olduğunu düşündüm bir anlığına. insanlığı onları süpeceğim tehdidiyle korkuttuğumu düşündüm.
mat102 vizesi, iyi geç yoksa süperim,
gerekli belgeler, zamanında gelin yoksa süperim,
bir gün 30 saat olmazsa hepinizi süperim ulen!!
17 Mart 2009 Salı
e be a
her şeyi bir kenara bıraktım, ben zırt pırt, aslında kimden mesaj beklediğimi farketmek istemiyorum..
* 5!=5x4x3x2x1=120
belki de yapmak istediğim şey budur. bir şeyler çizmek. o çizdiklerime ses ve hareket vermek. özellikle ses vermek. karakter bardağına şarap koyarken, gerçekten bardağa şarap koyup o sesi kaydetmek. belki de bazen kendime ses vermek yetmiyor bana, çünkü kendimi ben çizmedim. çok güzel şeyler çizip onları seslendirmek istiyorum, hareket çok da önemli değil. bir yandan insanlar o sesi dinlesin de istiyorum, ama öylece duran bir şeyi sürekli dinlemek zor bir şey.. o yüzden biraz da hareket edebilir, çizgiler sağa sola sallanabilir hafifçe, biraz titreyebilir. bu şekilde istediğin her şeye can verebilirsin, hem de tam istediğin gibi. anime bir karakter benim yerime.. çok şey anlatabilir..
- bu benim hayatım boyunca izlediğim en güzel animasyon. en-en-en güzeli! insan böyle güzel bir şey görünce ne yapacağını şaşırıyor, bardağa şarap koyup sesini falan kaydedesi geliyor.
16 Mart 2009 Pazartesi
su gibi aziz ol yavrum

15 Mart 2009 Pazar
dün gecenin ifl özeti
atahan'la ayrı programlar yapmamıza rağmen bir şekilde buluştuk,
fatih odadaymış,
onur'la buluşmak istedik, haberleştik haberleştik, buluşamadık,
başar'la, o bir arkadaşının doğumgününden çıktıktan sonra gittiği başka bir yerden dönerken istiklal'de karşılaştık, abi görüşelim ya dedik.
evet manidar bir yazı oldu.
14 Mart 2009 Cumartesi
fizandan görülebilen soru işareti hakkında
evet hatırlayacağınız gibi ben 2007 yazında, dinosaur jr. dinleyince aklına güzide grubumuz grup vitamin gelen bir gençmişim. bunu farkettiğimden beri düşünüp taşınıyorum, tanışıyorum o gençle. en sonunda bugün, tenacious d'nin yukardaki şirin mp3 oynatıcıya malzeme olan şarkısını dinlerken aklıma grup vitamin geldi.
ha, ne? eveeeet.. meğer ege'nin 2007 yaz kreasyonu, dinosaur jr. derken tenacious d'yi kastetmek istemiş. heh, dinosaur jr.'yi de kesin dinasaur jr. diye yazmıştır önce de sonra düzeltmiştir o. hey allahım.
artık herkes rahat uyuyabilir.
13 Mart 2009 Cuma
sosyopat?
valla ağza yatay vaziyette bi kalem almak bi çözüm olabilir keşke dememek için..keffke gibi bişey çkıo zira ağızdan'
deyip apostrofumu çakmışım sonuna. evet ben çok severim bu işareti ( ' ), nokta koyamamamdan kaynaklanan bir sevgi, aslında bana çağrıştırdıkları da garip şeyler, anlatırım sonra. neyse sosyomat gençliğinin de hoşuna gitmiş olacak ki, 2 puan almışım bu yorumumla, ahelehey!
tirezege
