23 Mayıs 2009 Cumartesi

şeyler


laptop - mouse - cep telefonu(klas başladığ) -hesap makinesi - asetat kalemi - 8gb usb stick - cüzdan - pasaport - fötr şapka - şapkanın içinde çakma wayfarer gözlük - lens kutusu - lens kutusunun içinde lensler - lens suyu - üstünde kaç gb olduğu yazmayan harici harddisk - 20gb ipod(gb'lara takmış vaziyetteyim) - ipod çorabı - gözlük - gözlük sileceği - kuru üzüm - kulaklık - C ve C++ Deitel & Deitel(kitap yani) - bebe kolonyası - mayonez - gözlük kabı - kurabiye - bant - 2 adet çakmak - 3 parça akbil(bu sene hariç son iki senenin akbilleri, biri iki parçaya ayrılmış halde) - indirilecek albümler listesi(kağıt yani) - kenny anahtarlığım ve anahtarları - 1lt. fanta - cam bardak - kulplu porselen bardak - termos bardak - post it - bir torba dolusu erik - bant 2 oldu - maket bıçağı - nokia usb kablosu - çengelli iğne - ikea'dan aldığım şirinlik abidesi lambam

bunlar da benim masamın üstünün sakinleri.

dağınıklık her şeyin elinin altında olmasıdır.

15 Mayıs 2009 Cuma

Nasıl?



Onu öptün mü?
Bilmek istiyorum çünkü..

Sen beni de öptün..

8 Mayıs 2009 Cuma

bana sık sık yaz

sık yazamıyorum bu aralar. ender gelişen yazı ataklarımda da konu aslında yazmak istediğim şeyden farklı gelişiyor. bugün manga ve duman konserlerini izledim ve onlar hakkında bir şeyler yazmamı beklerim değil mi, ama yazmıcam. çünkü sık yazamıyorum bu aralar ve klavyemin tıkırdadığı ender anlarda da ekranda bıraktığı iz benim düşündüğüm gibi olmuyor..

ha bu demek değil ki ben bloguma dert yanamıyacam. bugün 13.30'a kadar, 13.35 değil, haftaların birikimi bir ingilizce ödevini yapmam gerek. yaparsam kendimi çok mutlu hissedicem. yapamazsam nanay.

ayrıca bugün haftalardır yapmadığım için biriken bir çok işi yapmayı planlıyorum. yaparsam kendimi iyi hissedicem. yapmazsam kendimi kötü hissedicem(bu cümle için bir önceki cümlenin belirtili nesnesinden ve yükleminden faydalanamayacak kadar kötü).

sık yazmak zorunda değilim ki, nisan bile dört gündür bir şey yazmamış. ama yine de bu epey sık oldu.

6 Mayıs 2009 Çarşamba

gel beraber köpek.

geçenlerde oda arkadaşım gökselle köpek olsaydık nasıl bir hayatı tercih edeceğimiz üzerine konuşuyorduk. o sokak köpeği olmayı istermiş, bense paris hilton'un köpeği olmayı istemiştim(o anlamda değil). o anda gelecek kaygısı taşımış olacam ki, zengin birinin köpeği olmayı bir güvence olarak görmüşüm.

şu ansa çoban köpeği olmak, kırlarda kuzuları kovalamak isterdim. adım çomar bile olsa sorun değil, dağlar bayırlar bana yeterdi. zaten bu aralar çayırlarda yayılma isteğim aldı başını gidiyor, kuzu bile olsam olcak yani, yeter ki çayır olsun. ve çoban olma ihtimalini en son düşünmem de garip. neyse, kendimi yeşilliklere vurmam yakındır.

demek ki insanın yaşamak istediği köpek hayatı 2-3 günde değişebiliyormuş, şimdi düşünüyorum da, paris hilton'un köpeği olmayı gerçekten istemem. oramda buramda pembe tokalar, fönler, kokular.. doğal olması gereken her şey yapay.. köpek sıkılır be. merak ediyorum paris'in köpekleri ağaç gövdesine çiş yapmanın mutluluğunu yaşamış mıdır hiç.. o köpekler için üzülüyorum dostum, gerçi bizim par'ın köpeği var mı bilmiyorum ama..

keh keh, yazı boyunca paris'le samimiyeti arttırdığım gözlerden kaçmasın :)

13 Nisan 2009 Pazartesi

iki

yazılara etiketleri kafama göre veriyorum. yazının konusuyla, yazıda bahsettiğim şeylerle alakalı oluyorlar ama, yafta(etiket) için kullandığım kelimeler ruh halime göre değişiyor, bir kategorizasyon söz konusu değil yani. az önce kayıtları düzenle dedim, ekranın sol tarafında yazılarım etiketlerine göre gruplandırılıp listelenmiş. yani normalde etiketler yazdığın yazıları içeriğine göre gruplandırmaya yarıyor. allahım teknik bilgi vermek ne zormuş. işte benim, direk google'a yönelik etiket, norah norah burdan senin için geçiyorum, how is it like in eka gibi envai çeşit etiketim olduğu için her etikette sadece bir yazım var. ama sadece ve sadece uyku etiketinde iki yazım var. öte yandan, uykuyla ilgili olarak uykusallık, uykusuzluk, uykululuk gibi bir çok etiketim var. uykuyla kafayı bozduk biz burda, sizi de bekleriz.

itü ve itü'deki kız sayısıyla ilgili esprileri hiç sevmem. dalga geçebilecek, gülebilecek, güldürebilecek kadar kabullenebildiğim bir konu değil çünkü itü'deki kız sayısı fazla değilliği(kabullenemediğimi söylemiş miydim?). ama 75'de iki tane erkekler, bir tane kızlar tuvaleti olması da noluyor?

bir kişi de çıkıp, yok arkadaşım senin istanbul etiketinde de iki yazın varmış demez di mi, biraz ilgi, biraz alaka, lütfen ama. bak blog ödüllerinde de iki tanecik oy alabilmişim daha, zaten birini ben verdim.

12 Nisan 2009 Pazar

hastaya çorba

hastayım, epey hastayım. ateşim var, halsizim, güçsüzüm. omzum ağrıyor. sol omzum. ama o kadar garip bir ağrı ki, omzumun neresi ağrıyor anlayamıyorum. yoğunluk köprücük kemiğimin, omzumun o güzel yuvarlak kemiğine bağlandığı noktada gibi. ama değil gibi de. sanki kafamın solundaki, omzumun üstündeki o boşlukta bir yer ağrıyor ve onun ağrısı omzuma vuruyor. o denli çaresizim ağrı karşısında, ovsam ovamıyorum, merhem falan da sürülmüyor zaten havalara. ayrıca gözlerimi bir yerden bir yere çok hızlı çevirirsem, görüntü geç kalıyor, başım dönüyor. genel olarak bir nakavt söz konusu evet.

iki gün önce, fizik çalışmam ve ingilizce ödevi yapmam gerekirken, huzursuz bir şekilde uyumaya karar vermiştim 1-2 saatliğine. saat 6'ydı henüz, 8'de kalkar, ideal şartlarda(sürtünmesiz ve yerçekimsiz ortam) ingilizce ödevimi 1, olmadı 2 saatte bitirir, fizik çalışmaya başlarım diye düşünüyordum. uyandığımda saat 11'miş, miş diyorum çünkü uyandığım an hayatım boyunca dünyasal şeylerden en kopuk olduğum andır sanırım(saatin 11 olduğunu anlamadan önce kolumdaki kordonun saat olduğunu anlamam gerekti, öyle söyleyeyim). güvenliğin odama girmesiyle uyandım aslında, yoklama almak için odaları dolaşıyormuş. gözlerimi açtığımda, nerede olduğum, ne yaptığım, karşımdaki adamın kim olduğu hakkında en ufak fikrim yoktu. kendimi uykuya öyle koyvermişim ki, yüzyıllarca tabutunda uyuduktan sonra uyanan kont dracula şaşkınlığındaydım o an. elimdeki kalem ve kağıtla ne yapmam gerektiğini anlamamıştım, imza at dedi güvenlik, denileni yaptım. güvenlik odadan çıktıktan yaklaşık 5 dakika sonra, dünya tatlısı lambamı görmemle döndüm dünyaya diyebilirim. uyandığım an, uykunun en derin evresindeymişim ben, bünyeye reset atmışım resmen, gözlerimde dönen spiraller, ağzımdan akan bir salya varmış. böylesine uyuyabilmem korkutucu geldi bana.

dün gece hasta uyudum. tirtirtitreyerek uyudum. ya sabah kalkamayıp fizik sınavını kaçırırsam diye korkarak uyudum ben. başka bir huzursuz uyku daha yani. huzursuz uyku dünyanın en kötü şeyi bence. neyse, uykumun beni kandırma konusunda oldukça yaratıcı olduğunu biliyorsunuz(zürafaya binmek). bu sabah da, saat 7.30'da uyandığımda, bir şekilde saatin isveç saati olduğuna inandırdı uykum beni. birazcık da ateşin etkisiyle, saat isveç'de 7.30'sa burda daha beştirbeş, rahatlığıyla uyudum saf saf. hayır isveç saati nerden çıktıysa.. ayrıca meridyen, yerel saat kavramı falan zaten hak getire. isveç'de saat hiç bu sabahki kadar 7.30 olmamıştı benim için. öte yandan isveçli grup kent'le ilgili bir şeyler daha sıkıştırdı araya uykum ama, tam hatırlayamıyorum şu an, onları karşılamaya mı gitcekmişim neymiş, hey allahım. burdan uykuma sesleniyorum, isveç, zürafa falan bu tarz atraksiyonlara girmene hiç gerek yok ki, ben zaten senin her dediğine inanmaya hazırım sabahları. sonuç olarak türkiye saatiyle 9.30'da uyandım, sınava da apar topar yetiştim. burdan isveç'e selam ederim.

31 Mart 2009 Salı

mim arsızı

yine birkaç gün ara.. verdiğim bu birkaç günlük aralar yüreğimi paralar. sanki blog yazamayacak kadar önemli şeyler oluyormuş hayatımda gibi hissederim, mahcup olurum. üstüne üstlük ara ne kadar uzarsa, yazacaklar o kadar birikir, laptopun karşısındaki sandalye de sivrildikçe sivrilir. aha, tam şu anda dikkatim öyle dağıldı ki, şişesinden içmekte olduğum kolayı ani bir refleksle masada duran bardağa doldurdum. şişeyi elime aldığım anda aslında kolayı şişesinden içtiğimi unutacak kadar dikkatim dağıldı tam şu anda.

anlatacak çok şeyim var, her şeyden önce, yemyeşil bir yunanistan'a gittim yine. ama daha önce bir şey daha oldu, yorumlarımla yalnız bırakmadığım, blogundan mimlerine bulaştığım cherry mei chan sonunda dayanamayıp beni mimledi. hayatımın ilk mimi, kendimi maddeler halinde sıralamak üzerine, başlayalım..

# ben, omg'un oh my god olduğunu bilmiyordum. yeni öğrendim. "bir şeyden korkunca ya da etkilenince, gulp sesi var ya, yutkunma sesi", öyle bir anlam yüklemiştim kendisine anlamını öğrenene kadar.

# yakın türkiye tarihine hep ilgi duydum ama hiç bilgim yok. küçükken, babamın ben yatmadan önce kıbrıs harekatıyla ilgili anlattıklarıyla yetiniyorum hala, bülent ecevit'i ayşe tatile çıktı sözüyle hatırlıyorum ben. kitaplar okumalıyım, ama durumu kendim yorumlayabilmem için çok fazla kitap okumam gerek, üşeniyorum.

# yeterince düşünürsem her şeyi saçma bulabilirim.

#sarışın, mavi gözlü bir kızı ilk görüşte beğendiysem, ikinci görüşte beğenmem. bu yüzden siyah saçlı kızlar her zaman daha çok ilgimi çekmiştir.

# tasarlarım. çok keyif alırım tasarlamaktan.

# mendil kullanamam. doğru düzgün sümküremem. burnum kibardır.

# oldu ki başardım, bir mendili mümkün değil 2 kere kullanamam. bu konuda babama hayranım. kağıt katlama sanatıyla mendilin her santimetre karesini başarıyla kullanır. sanırım bu beceriksizliğim yüzünden, oda arkadaşım göksel bana her ıslak mendil uzattığında, bir duraksarım, kararsızlık yaşar, bir saniye kadar düşünür, öyle uzatırım elimi. bilinçaltımla ilgili bir durum herhalde.

# bıçak kullanamam. elmayı tabağa koyar, ekmek keser gibi keserim.

# ekmem kesemem.

# sosyal zekam çok yüksektir. aşkı memnu'daki, bihter'in annesi gibiyimdir(adını unuttum şimdi). bir bakışta anlarım her şeyi. ama fesat değilimdir, sadece anlamamam gereken şeyleri, çok önceden anlarım.

# az önce hayatımda ilk defa stateskop yazdım. o da yanlışmış zaten. doğrusu: stetoskop.

# şaraptan nefret ederim. yalnızken içki içmem.

# bir yere ulaşmak amaçlı yürüyorsam, koşmayı tercih ederim. gideceğim yere vardığımda nefes nefese kalmak, hatta bu yüzden bir süre konuşamamak hoşuma gider.

# laptopumda dinlediğim şarkılar dinlemediklerimden azdır. indirdiğim şarkıları bir gün dinleyebileceğim umuduyla yaşarım.

# lojistik sebeplerle arkadaşlarımdan ayrı kalmakta üstüme yoktur. bundan olacak ki, hayatım arkadaş izleriyle dolu.. ama izler taze değil, çok uzağa gitmiş olabilirler..

# festivallere bayılırım. çadırda gülümseyerek uyuyakalırım, gülümseyerek uyanırım. uzaktan gelen müzik sesiyle dans ederim. yürüyüşümü müziğin temposuna göre ayarlarım. biranın etkisiyle her 15 dakikada bir tuvalete bayıldığım 1 liralar bile keyfimi bozamaz festivallerde.

# festivale aranın bozuk olduğu sevgiliyle gitmek dünyanın en kötü şeyidir bence.

# istanbul'da mizah dergisi almam. istanbul ve mizah dergisi uyumsuz bir ikili bence. yalnız az önce yurda penguen geldi benim adıma, ne iş anlamadım.

# duran kalbi çalıştırabilirim. first aid ve cpr biliyorum.

# elektronik eşyalarımla aramda duygusal bağ vardır. bilgisayarım mavi ekran verdiğinde kendimi çok kötü hissederim. kitlendiğinde suçluluk duyarım. kendisinden özür dilerim.

# bence hayatta bir şeyler bulduğumuzdan beri, kaybettiklerimizi arıyoruz.

# yunanistan'da tren yolculuğu yapmaya bayılırım. hatta en büyük zevklerimden biri arkadaşlarımla yunanistan'da tren yolculuğu yapmaktır.

# hayatım özlemekle geçiyor. her zaman bir şeyleri özlerim. özlemekle ilgili bir şeyler söylemişim zamanında,

özlenir,hiç görmediğin, konuşmadığın, belki sadece yazdığın da olsa özlenir.. sevilir bile.. benim cismimi bekler ruhum hep özlediğim yerlerde.. ve gelicem dedi mi birisi, şu gün şu saatte; gelmiştir benim için artık, oturur durur o güne kadar aklımın kanepesinde..

bir fotoğrafa baktığımda üstündeki yüzleri özlemesem bile, arkasındaki duvarı, masayı özlerim.. boyaları dökük demirleri özlerim, yüzü gözü belli olmayan insanlar vardır ya fotoğraflarda uzakta, onları özlerim, oraları özlerim ben..

# sevdiğim insanlara osman derim, necip derim.

# küçüklüğümden bugüne ulaşabilmiş bir alışkanlığım vardır, kulak memesi ellemek. adına fıtfıt kulak koymuşum küçükken. eylemin adı da, kulak fıtfıtlamak. son zamanlarda annemin kulağını babamınkinden daha çok seviyorum. küçükken babamınkini daha çok severdim. bugünlerde fıtfıt yapmıyorum.

# küçükken poşet koleksiyonum vardı. arada bir yayar salona, yuvarlanırdım üzerlerinde.

# şu anda hiç duygusal değilim. odun gibiyim. ama bu durum her an değişebilir.

# burcum ikizler. tipik ikizlerim, hatta nüfus cüzdanımda yazmalıymış.

# adım ege olmasaymış burç olacakmış ayrıca.

# cips, kola ve müzikle bir ömür geçirebilirim. cipsim varsa her yerde her şekilde zaman geçirebilirim. ruffles'ın kekiklisinin türkiye'de yeniden satışa çıkması için kampanya başlatabilirim.

# yazdığım bütün her şey 1945 yılında oldu. ben biraz geç kaldım sadece yazmak için. (hey kids)

daha da yazarım da, son bir kaç maddedir kimi mimlesem diye düşünmeye başladım. daha fazla sabırsızlanmadan durayım dedim. ı-ıh, birden vazgeçtim, mimlemek yok. onun yerine şarkı koyarım. şarkı koymaktan da vazgeçtim. görüşürüz.

30 Mart 2009 Pazartesi

lens, göz, arpacık?


2-3 gündür yazamıyordum, gerek dişimin, gerekse dişimin ağrısından dolayı 2-3 gündür hiçbir şeye tahammülüm yoktu. hoşuma gitmeyen bir müziğe bir dakikadan fazla dayanamıyordum, ya da boş konuşan bir adama. hayatın her anında varlıkları ayyuka çıkmış, ama bir o kadar da alışılmış sinir bozucu şeyler, önce dişime, sonra da gözüme batıyordu, dayanamıyordum. sanki beynimin kullandığım kısmını dişimin ağrısına ayırmıştım, kullanmadığım kısmıyla da hayatı idare etmeye çalışıyordum.


yaklaşık iki ay önce lens takmaya başladım. göz kliniğinde ani bir kararla lens takmak isteyişim aklımda. aslında öncesinde, izmir'de annemle cenneti yaşarken, arada tuz-biber olsun diye bu konuyu tartışmışlığımız vardı. artık gözlük takmak istemediğimi biliyordum, ama önceki çerçeveye verdiğim çok paranın altında eziliyordum biraz, neyse gözlüğü yurtta takarım diye kendimi kandırsam da, bir kararsızlık vardı üzerimde. işte onu klinikte son anda kaldırdım üstümden, kaldırıp doktorun masasına koydum. ben lens takmak istiyorum. o anda atıldı somut adımlar, göz çapım ölçüldü, 8,5 mm! evet çok övündüm bununla sonra, çünkü optikçi optikçi dolaşırken(aslında optikçi optikçi dolaşmadık, canım optikçim oktay optiğe giderken yoldaki optikçilere sorduk) 8,5 mm'yi gören tekrar bakıyordu. bu kadar büyük göz yokmuş meğerse hiç. hatta bu çapta lens üreten de bir kaç şirket varmış sadece. hayır övünüp mutlu olmam saçma aslında, daha çok görmüyorum ki gözüm büyük olunca. ama yine de iyidir büyük göğz(a-ah, ne ayıp)


ilk haftalarım çok sancılıydı. lensi parmağıma çok iyi oturtuyordum ama gözüme takamıyordum. yarım saat süren uğraşlar sonucu taksam bile, akşam çıkaramıyordum. 1-1,5 saat, kısa molalar vererek çıkarmaya uğraştığım lensi sonunda çıkardığımda, bir anlığına lensin takılı olduğu bir gözün daha olduğu gerçeğini unutup o hırs ve mutlulukla, yumruklarım sıkılı bir şekilde, yeeearrrhh, diye bağırdığımı hatırlıyorum annem yemekteyiz programlarını izlerken.(evet, izmir'deki hayatım dünyanın en huzurlu hayatı, güzel bir yemekten kalkılmış, alsancak'da bir kaç tur atılmıştır. çay konmuş, tv'de yemekteyiz açılmış, karşılıklı kanepelerde yerler alınmıştır, lens bile o mutluluğa dokunamamıştır.) bir yanda, yeni temizlenmiş odam gibi parlayan dünyayı gözlüksüz görmek gün içinde,bir yanda lensi çıkarırken yaşadığım sinir harpleriyle dolu gün sonları.. kafamı eğiyor, gözlerimle yukarı bakıyor, bakalım gözlüksüz nasıl görünüyormuş bu tabela karşılaştırması yapıyordum ilk bir kaç gün. görüntü değişmedikçe, kafamı daha çok eğiyor ve gözlerimi daha çok kaldırıyordum gözlük değil lens taktığımı farkedene kadar. kafam çok karışıktı..


ama zaman geçtikçe alıştım, hatta o kadar alıştım ki, akşam olsa da lensimi çıkarsam diye geziyordum ortalıklarda, yarın sabah lensimi takıcam oley diye yatıyordum geceleri. keyif almaya başlamıştım. lense dokunmadan önce ellerimi köpürte köpürte sabunlamak, ılık suyla durulayıp boynuma astığım sarı havluma silmek.. ordan okuyunca küçük görünebilir ama, burda yaşadığımda büyük mutluluklardı benim için. hatta yeni yöntemler keşfetmiştim, lensi gözümün göbeğine değil, biraz daha aşağı bırakıyordum, o yolunu buluyordu. alt ve üst, iki göz kapağımı da parmaklarımla açmanın yanlış bir strateji olduğunu anladım sonra. aydın'ın söylediğine göre, ben öyle yapınca, lensin dayanıp gözüme oturacağı bir yer kalmıyormuş. bana da mantıklı geldi. pratikte de, sadece üst göz kapağımı tutup kaldırmak daha hızlı tur zamanları yapmamı sağladı.


en son 2-3 gün önce, odadan yunanistan vizesi almak için çıktığım sabah, dişimin ağrısını fırsat bilen lensim, diğer herşey gibi gözüme batmaya başladı, tabi ki önce dişime. kampüsten 4.levent'e kadarki kısacık yolda servisle giderken belki milyonlarca kez kırpıştırdım gözümü tikim varmış gibi. bildiğim tüm taktikleri uyguladım lensi yerine oturtmak için, olmadı. 4.levent'in ordan geçtiğimizi arka camda noteri görünce farkettim, oysa hep simit sarayı veya lc waikiki'yle görürdü gözlerim 4.levent'i. dişimin ağrısını fırsat bilen servis şoförü, basmış devam etmişti, hem de servis ücreti olan 2 lirayı adama uzatırken -belki 2 liradan az lira alır umuduyla(çünkü servis maçka'ya gidiyor aslında)- 4. levent'e gideceğimi söylediğim halde. 4.levent'de inicem demiştim diyerek uyardım şoförü, ani olmasa da kendince iyi sayılabilecek bir frenle durdu, sinirli sinirli indim basamakları, hatta o sinirle koştum metroya kadar olan kısmı. metronun orda zamanı, burda indim, şimdi indim aslında ben diye kandırmak için herhalde, ya da sadece dişim ağrıdığından.. metro basamaklarından inerken gözlerimi kırpıştırmaya devam ediyordum, sonunda olan oldu, lens gözümden çıkıp kirpiklerime yapıştı. ilk defa o an ellerimi sabunlamadan aldım elime lensi, sahip çıktığım ilk değeri çiğnemiştim. bir süre elimde taşıdım, lens suyunu almamıştım ve ne kadar ustalaşsam da, metroda, hayatın içinde o lensi takabilecek yeteneğe sahip değildim henüz, ayrıca ellerimi bile sabunlamamıştım(külahınıza anlatayım). lens elimde kurumaya başladı, yapışkanlığı azaldığı için elimde tutmak zorlaşıyordu, dişimin ağrısını fırsat bilen kalabalık, bir de elimde lensi görünce üstüme üstüme geliyordu. sonunda dayanamayıp, iyice kurumuş lensi, montumun fermuarlı cebine attım. evet, sahip çıktığım değerleri bir bir çiğniyordum. üstüne üstlük diğer lens hala gözümdeydi, bu gözlüğün camlarından birinin düşmesi gibi bir şey ki gözlüğün camının düşmesi kadar kötü bir şey yoktur aslında dünyada, savaşların, kavgaların, cinayetlerin bütün sebebi, düşen gözlük camlarıdır.


neyse, şöyle böyle o sabahı bitirip öğlene başladığımda odamdaydım. büyük bir merakla montumun cebinin fermuarını açtım, biraz karıştırdıktan sonra cebi, lensi buldum(cebi karıştırdım-lensi buldum). onu bütün sabah cebimde taşımamın sebebi az sonra yapacağım deneydi. lensi lens suyuna koyarsam, onca arbedenin ardından tekrar eski haline dönüp dönmeyeceğini merak ediyordum. kontrol grubu için, sol lensimi gözümden çıkardım(bu arada lensin hangi gözümden çıktığını ilk şu an söyledim, siz de yeni farkettiniz, nerenizle okuyorsunuz?), lens kabına koydum. deney grubu içinse cebimden çıkardığım lensi, lens kabının lacivert bölmesine koydum. aynada kendime şöyle bir baktım, lenssiz yüzüm daha pürüzsüz görünüyordu. odama döndüm ve beklemeye başladım. bir kaç saat sonra sonunda cesaret edip lens kabını açtığımda gördüklerim, insana, hayata bağlanma konusunda ders olacak cinstendi. lens eski halini almış, mutlulukla gülümsüyordu hayata, gözlerim doldu.. bir damla gözyaşım yanaklarımdan süzülüp, lens kabının lacivert bölmesine düştü.


pıt.


o günden beri, yani 2-3 gündür, boynumda sarı havlum, lense dokunuş öncesi banyoda her sıvı sabunla buluşmamda, aklıma küçük lensin hayata bağlılığı gelir hep, bir yandan da çiğnediğim değerlerim. gözlerim dolar, dayanamam..


pıt.


pişit: nisan biliyorum senin için okuması zor bir yazı oldu, üzgünüm, pıt.
şimdi de başım ağrıyor biliyor musun?


- 4.levent'i bulamadım ama, bu punk levent. yanındaki de ceylan, ceylan'ı biliyorsunuz. resme tıklanmıyor, olsun, ceylan bir gün bana punk levent'i anlatacak.

25 Mart 2009 Çarşamba

diş değil bademcikmiş,
bademcik de değil artık, badem olmuş zaten o.

boğazım ağrıyor.



edit: köprücük kemiğim mi yoksa.
büdüt: köprücük kemiğimle alakası yokmuş. sol yanağımı şişirince oluşan gerginlik boğazımı daha çok ağrıtıyor resmen. hayır durup durup yanağımı şişiren biri de değildim ben. neyse ağrıdıkça editliyorum yazıyı yalnız, belki yarın doktora giderim.

oha, yirmilik dişimmiş, yirmilik dişimmiş! az önce dayanamayıp, işler yolunda mı diye bakmak için geçtim aynanın karşısına açtım ağzımı. çünkü ağrı ve acı giderek boğazımdan yukarı, ağzıma doğru ilerliyordu şu büdütü yazarken. hatta anlatmayı denedim o sırada da, bademciğin ağıza bağlandığı yer diye tarif etmeye kalkınca da sildim birden. neyse ağrı-acı o kadar çıkmıştı ki yukarı, aynanın karşısına geçip ağzımı açsam neler olduğunu anlayabilecekmişim gibi hissettim. nitekim anladım, benden kaçmadı. yirmilik dişim, evet 20'lik dişim ağzımda terör estiriyor. masum dişetleri çaresiz.. bu iğrenç yazı da burda bitsin, tamam.

24 Mart 2009 Salı

delilah'ım, nar çiçeğim, çatalkaram, çingenem



bir iki gündür işler yolunda gidiyor. en son bir kaç saat önce yanlış bir uçak bileti almanın kıyısından döndükten sonra cesaret edebildim bunu söylemeye. örneğin iki gün önce de dünyanın en pazar gününü yaşamıştım. sadece güzel haberlerden oluşan bir pazar gazetesi okudum bütün gün adeta. kahveyi, kahveyi düşünerek içtim, aklıma bant dergisinin 1 yıl falan önceki kahveli sayısı gele gele içtim, ooh, ne güzelmiş bu kahve diye diye içtim. kahveye sadece mutluyken odaklanabilirim, bir kahveyi ancak mutluyken beğenebilirim. mutsuzken, kafam düşünceliyken falan, kahvenin tadı diye bir şey yoktur benim için, kafeini için içerim(pek içli bir cümle, evet). ama o gün ağzımdaki tat, kahvenin tadıydı, kahveden daha az akıcı, yenilip yutulmayan başka şeylerin değil. ama böyle zamanlarda da buluyor bünyem bir şeyler aslında, aklıma düşürüyor bazı şeyleri, fotoğraf baktırıyor. hiçbir şey yapamasa öyle bir ağrı veriyor ki, diş mi bademcik mi anlamıyorum. evet dişim ağrıyor, ya da bademciğim, bademciklerim değil, sol taraftaki bademciğim, sağ taraftaki uslu uslu oturuyor.


ben istanbul 2008 yazını özledim. 2008 yazında florida'daydım(vuuu). bu durum, istanbul 2008 yazını o zaman değil belki ama, bu zaman daha çok özlememe neden oldu. baktığım fotoğraflar da 2008 yazında istanbul'da çekilmiş tesadüfen. zihnimde photoshop'luyorum o fotoğrafları, bazı karelere kendimi koyuyorum.. 2007'den beri yazlarımda tamamlayamadığım şeyler var, 2007'den beri yazlarım kışlarıma ilişmeye başladı. küresel ısınmadan olsa gerek, 2007'den beri iklimim biraz değişti benim.

-bu şarkı benim yazımın, florida 2008 yazının soundtrack'indeydi. her gün her yerde duyduğumuz bu şarkıyı berkay'la az aramadık what did you do to me diye google'larda, çok aradık, bulamadık. bulamayıktık bu şarkıyı, ta ki bir gün nisan msn'den gönderene kadar. aldığımda şarkıyı nisan'a, what did you to me diyebildim sadece. belki bir kaç kez.


bademcik, çiçek ol bakayım.

23 Mart 2009 Pazartesi

ses-len!




ses, dünyayı farketmektir, doğanın kendine yakışanı giymesidir, kelimelerin giydiği kıyafetlerdir. bir baloda lüks bir smokin veya varoşlarda yırtık bir pantolon.. aynı sözcüklerin meğer farklı sözcükler olduğunu sesler bize ses. müzik falan hep ses, inanılmaz.

la maison en petits cubes'u izlediğimden beri, seslere karşı zaafım fizan'dan görülebilecek boyutlarda, farketmemek elimde değil. algıda seçimimi yapmadan hemen önce, kulaklarım ve gözlerim arasında verilen mücadeleyi, kulaklarım kazanmakta o animasyonu izlediğimden beri. bir köpek havlamıyorsa benim gözümde bir değeri yok, gözüm değer verse, bir köpek gördüm galiba diye haykırsa bile, kulaklarım duymamazlıktan geliyor onu, köpek de kıvrılıp bir köşeye uyuyor, n'apsın? benim için ses, ışıktan hızlı. ya da gözlerim kulaklarımdan yavaş, hangisi bilmiyorum. tek bildiğim, kulaklarımın gün geçtikçe arsızlaşması, dünyada duyulmayan ses kalmayacak sloganıyla çıktığı yolda emin adımlarla yürüyor olması.

seslerle bir şeyler yapmak gerek, nutku tutacak bir şeyler, sadece konuşmak az geliyor bana sanırım. şu an ne yapacağımı tam bilmesem de, seslerle bir şeyler yapmak istediğimi biliyorum. iki-üç gün önce, yağmur ve kar beraber yağdı istanbul'a. gökyüzünde, birbirlerinden ayrı hasret dolu yolculukları, yeryüzünde kavuşmalarıyla son buldu. ezdim ben de onları, ettim romantizmin içine, ez(d)erken de çığlıklarını kaydettim telefonuma. dizlerini bükmüş, telefonunu ayaklarının yakınına uzatmış bir halde 4-5 dakika kadar yürüdüm kampüste notre dame'ın kamburu gibi. kimse ee, ne yani? demesin, bu bir adımdı bence, hatta bir çok adım, sesini bile kaydettim.

kulaklığımı havaya taktım, havayı dinliyorum. çok sessiz, çok sedasız bizim atomcuklar, bütün gürültüyü yapan insanlarmış.

kıpırdanmalar, titremeler, küçük, kararsız hareketler. çok daha anlamlısınız benim için şımarık günlük hayatsal hareketlere göre, çok daha gerçeksiniz.


- burası madrid'miş. madrid'de rüzgarla kıpırdanan o ağaçlardan biri olmak isterdim. rüzgara kaptırmış tango yapan, kendini bozmuş o ispanyol bulutlarla dalga geçmek.. yapraklarım da hışırdarsa* hele, tadımdan yenmem.

*önce şırıldarsa yazmışım, itiraf edeyim.

20 Mart 2009 Cuma

tembel tenege


çalışamıyorum, ders, çalışamıyorum. ders çalışmamak için, kitap okumayı çok özlediğimi farkedebiliyorum. o masada oturmamak için bacaklarım kireçlenebiliyor, kendimi hareket etmeye ihtiyacım olduğuna inandırabiliyorum. ses mes ne bulursam dağıtıyorum dikkatimi. normalde sadece yılbaşı günleri, avrupa yakası'ndan asya'ya geçiyorsam, o köprü trafiğinde gelen tuvaletim, bir de ders çalışırken geliyor. yıllardır, dikili'de kuzenimle denizden döndükten sonra buzdolabındaki depozitolu kola şişesinden içtiğim suyla idare eden bünyem, ders çalışırken su da su diye haykırıyor(bir laz edasıyla). olabildiğim kadar insan oluyorum ders çalışırken, robot olmak lazım bazen.

oysa böyle değildim ben, akıllıydım. zeka parıltıları gösteriyordum küçüklüğümden beri. gün geliyor atiye'ye bile kopya veriyordum. bir sabah okul bahçesine servisle iniş yaptığımda bir karşılama komitesiyle farkettiğim bir türkiye birinciliğim bile vardı. insanlık tarihine yön verecek nitelikte vecizelerimle dolardı dayımın bize hediye ettiği ajandalar hep(ki bunları, ben laptop ve o ajandalar aynı ortamda bulunduğumuzda yazmak istiyorum, ve hala, çok küçükken, terliğim ayağımdan çıktığında, "aa terlikten çocuk çıktı!" lafım kadar zeki bir laf daha edememiş olmamın ezikliğini yaşıyorum, en azından bunu söyleyeyim şimdilik). ama madem bir mat102 vizesi öncesi ders çalışmakta problem yaşayacakmışım, madem not ortalamam sürünecekmiş 2'nin altında, erasmus yapmak istesem yapamayacakmışım.. küçükken ayıp etmişim zeka parıltıları göstererek. bu yaptığıma kendimi yarı yolda bırakmak denir bence.

evet the fall'ı izlemeden önce yazmak isteyip, olasılık vizemin iyi geçmesiyle ertelediğim bu düşünceler, şu an patlak verdi nihayet.
o sarı lambaların arasında uçan bir arı olsaydım keşke... dileğimin yanlış anlaşılması sonucu bir arı sokuyor beni her vize. beni sokan ilk arının, bir bağ evinde ölmüş ve yer yastığının üstüne düşmüş bir arı olmasından anlamalıydım arılarla başımın dertte olduğunu.. anlamamışım, ayıp etmişim bence.

- başlık ceylan'dan. ceylan siyah saçlı beyaz tenli fotoğraflar çeken bir kız çocuğu, hatta bu lambaları o görmüş, bu sarışın fotoğrafı da o çekmiş. fotoğrafa tıklanıyor, ne güzel.

19 Mart 2009 Perşembe

sıfırın altında süperim

moralim sıfırın altında.
buraya süperim yazsam süper olur muyum acaba?

süperim.

evet aslında bir şeyler oldu, süpmek diye bir fiil olduğunu düşündüm bir anlığına. insanlığı onları süpeceğim tehdidiyle korkuttuğumu düşündüm.

mat102 vizesi, iyi geç yoksa süperim,
gerekli belgeler, zamanında gelin yoksa süperim,
bir gün 30 saat olmazsa hepinizi süperim ulen!!

17 Mart 2009 Salı

e be a

avea bunu lütfen yapma artık. insanlar telefonlarına mesaj gelince heyecanlanır, merak fizandan görülebilecek boyutlara ulaşır bir anda. ama mesajı açıp "avea bi dünya, gprs, ringa" kelimelerinin 5!* şekilde sıralandığını görünce o heyecan ve merak da 5! parçaya ayrılır.

her şeyi bir kenara bıraktım, ben zırt pırt, aslında kimden mesaj beklediğimi farketmek istemiyorum..


* 5!=5x4x3x2x1=120

belki de yapmak istediğim şey budur. bir şeyler çizmek. o çizdiklerime ses ve hareket vermek. özellikle ses vermek. karakter bardağına şarap koyarken, gerçekten bardağa şarap koyup o sesi kaydetmek. belki de bazen kendime ses vermek yetmiyor bana, çünkü kendimi ben çizmedim. çok güzel şeyler çizip onları seslendirmek istiyorum, hareket çok da önemli değil. bir yandan insanlar o sesi dinlesin de istiyorum, ama öylece duran bir şeyi sürekli dinlemek zor bir şey.. o yüzden biraz da hareket edebilir, çizgiler sağa sola sallanabilir hafifçe, biraz titreyebilir. bu şekilde istediğin her şeye can verebilirsin, hem de tam istediğin gibi. anime bir karakter benim yerime.. çok şey anlatabilir..
- bu benim hayatım boyunca izlediğim en güzel animasyon. en-en-en güzeli! insan böyle güzel bir şey görünce ne yapacağını şaşırıyor, bardağa şarap koyup sesini falan kaydedesi geliyor.