- Artık hep enine çizgili t-shirtler giymeyi düşünüyorum. Çünkü boyuna çizgili giyerek ince görünebilecek aşamayı çoktan geçtim. En azından, enine çizgili giydiğim için şişman görünüyorum derim:)
- O 50 kuruşluk sulardan her içişimde, son yudumumdan 10 dakika sonra kesin bi işiyorum. Ondan 15 dakika sonra da kesin bir daha işiyorum. Hiç şaşmıyor, %100 garantili, çalışıyor. Hayır bunun suyun fiyatıyla bir alakası yok, sadece şişenin kaç cl olduğunu falan bilemedim şimdi, nitelemenin tek yolu uğruna döktüğüm kuruşlardı.
- Bu arada Taşkışla tuvaletleriyle ilgili son 2 yazıma yapılan yorumlar yazmayı düşündüğüm, "Yıl 2050: Taşkışla'da bir tuvalet gurusu" başlıklı, Taşkışla tuvaletlerini anlatacak yazımı piç etti resmen. Tüm Taşkışlayı dolaşıp bütün tuvaletlerin yerini çıkarıp yazıcaktım, sonuna da ben bu işe ömrümü adadım yiğen diye imza atacaktım, olmadı, siz de fikri takdir edersiniz artık, teşekkür ederim.
- Hani finaline girdiğim ATA101 dersi var ya, Taşkışla'da olan hani, biten, bitti işte o, bitti ya, finalinden 100 almış olabilirim. Ama konumuz o değil, konumuz dönem içindeki alelade bir ATA101 dersi... Bendeniz oturmuş dersi dinliyordum. Ama müthiş uykum vardı, müthiş yani, saygı duydum resmen, aman dedim uyku sen neymişsin be abi dedim. Bir yandan da kahramanca mücadele ettim kendisiyle. Bütün konstantrasyonumu kafamın düşmemesine harcıyordum... Kafam düşmeyecek, kafam geçilmez! derken çatt! diye bir ses geldi birden abi, bir baktım elim düşmüş! Lan resmen elim düşmüş uykudan, elim uyumuş düşmüş! Çok şaşırdım ya, hoca ne yapıyorsun evladım? dedi, hocam, elim düştü galiba, diyebildim..
- Kuşlar inanılmaz şirin değil mi? Thalia'nın blogundan çarptım;) Hele de arkadaki boynunu uzatıp aşağı bakan.
Evet şimdik şöyle oluyor. O metroda dönen video Türk Silahlı Kuvvetleri'nin değil, Türk Hava Kuvvetleri'ninmiş. Şimdi girdim Türk Hava Kuvvetleri'nin sitesine baktım, bu sene de Türk Hava Kuvvetleri'nin 100. yılıymış. Sanırım bu videoda da belirtiliyor, şimdi 100. yıl logosunu görünce websitede tanıdık geldi çünkü, videoda da görülüyor galiba logo.
Ayrıca benim panoda polis posteri gördüğüm haftaysa Polis Bayramı haftasıymış.
Neymiş, amatör olarak siyasetle, politikayla ilgilenirsen, bir de üstüne komplo teorileri üretirsen, işte böyle olurmuş...
Sizin de içinize dert olmuştu zaten, iyi oldu açıklığa kavuşturduğum di mi?
... Hadi dedim başka bir tuvalet daha bulayım, kocaman şatoda tek bir tuvalete muhtaç olmayayım. Başladım işaretleri takip etmeye... Kızlar tuvaleti tamam, etek giydirilmiş çöp adam figürü, ama erkekler tuvaletinin işaretinde 3 tane çöp adamın yan yana duruyor olmasını garipsedim. Ama neyse dedim, yani belki pisuvarlar ve erkekler tuvaleti konseptine bir tür taşkışla yorumu falandır:) Okları takibe devam ettim, kızlar tuvaleti koridorun sonunda belirdi, sevindim, hemen yanıbaşında Taşkışla'da keşfettiğim ikinci erkekler tuvaleti yer almalıydı çünkü. Yürümeye devam ettim, koridorun sonuna geldiğimde anladım ki kazın ayağı öyle değilmiş(kaz ne alakaysa şimdi). Yan yana dizilmiş 3 çöp adam, asansör demekmiş meğer. Tüm bulabildiğim bir kızlar tuvaleti ve yanında bir asansördü...
Bugünlük pes ediyorum yeni bir tuvalet bulma konusunda, zaten dönem de bitiyor, git evine işe değil mi?
Haydi kalın sağlıcakla... (kazın ayağından sonra iyi gitti bu)
Şu an, her Çarşamba saat 12.30'dan 15.30'a kadar olan boş zamanımda, Taşkışla'da kantinde oturmuş zaman geçirirken bloga bir yazı yazmaya karar verdim. Yalnız yanlış yere oturmuşum sanırım herkes bana bir şeyler soruyor, maillerine bakmak isteyen, hatta CD'ye bir şeyler yazdıran biri bile oldu. Sadece Çarşambaları bulunduğum bu fakültede yalnızca bir tuvaletin(baya tuvalet olmalı burada oysa), ATA101 sınıfının ve kantinlerin yerini biliyorum. Bilgisayar laboratuvarı nerede, çevre bilimleri araştırma ofisi(böyle bir şey dedi sanırım, evet) nerde falan hiçbir fikrim yok. Her Çarşamba bloga yazmaya şimdi karar vermem de çok saçma olmuş. Zaten haftaya Çarşamba ATA finali var, sonra da dönem ve dolayısıyla Taşkışla ATA101 önceleri günceleri bitiyor. E iyi bu günce kısa ve öz olsun zaten, yazar söylemek istediklerini tek bir cilte sığdırdı.
Zaten milyonlarca blog varken, neden benimkini okuyasınız ki...
Cuma akşam 21.30'da, Mabel Matiz diye bir adam, İKSV Salon'da konser verecekmiş, salı akşamı saat 23.30 gibi, ders çalışmasam da ne yapsam konulu late night show'da biletix'in websitesine bakarken gördüm. Ertesi gün, İstanbul'daki biletli etkinliklerden, arkadaşlarımın facebook iletilerinden ve Spor Toto Süper Lig'den soru çıkmadığı için pek de iyi geçmeyen sınavımdan çıktıktan sonra hemen İstinye Park'ın yolunu tuttum. Mabel Matiz diye bir adam dediğime bakmayın, severdim yani, arada dinlerdim şarkılarını güneşler battıkça. Neyse aldım hemen 2 bilet, biri Thalia'ya, biri bana. Sonra Cuma'ya kadar hep konser oldu konusu late night showların ve Perşembe günkü sınavımda da Mabel Matiz konserinden hiç soru çıkmadı ne yazık ki...
Neyse, gel zaman git zaman, Cuma geldi çattı zamanın gidip gelmesine pek gerek kalmadan. 2 gün yani sonuçta çabucak geçti, hiç yormadı, üzmedi, hemen geliverdi. Burdan Cuma'ya teşekkürlerimi sunuyorum. Dedim ya, Cuma çabuk geldi, ama öyle sessiz sedasız gelmedi, Thalia'nın parmağının yarısını götürüp de geldi. Bunun yanında dönemin son Lojik Devreler laboratuvarında dönemin en iyi tur zamanına imza attım falan da, muhtemelen o multiplexerın verileri nasıl bir ahenkle seçtiği, o decoderın ortamda çözülmedik kod bırakmaması falan sizi pek ilgilendirmiyordur, o yüzden oraları geçiyorum.
Sonuçta saat ona yirmi kala ben, Thalia ve Thalia'nın sargılı parmağı İKSV Salon'a teşrif ettik. Ortam beklediğimizden epey farklıydı. Magic Numbers konserini izlediğim aynı salon bu sefer sanki misafir odası olarak tekrar düzenlenmişti. Yaklaşık 20 kadar masa, etrafında 4'er sandalye ve masalarda birer kandille İKSV Salon, gerçekten de baya bir salondu... Biz 2 dakika sonra masamıza oturduktan 2 dakika sonra da Mabel Matiz çıktı, sahnedeki sandalyesine oturdu. Konser şahane başladı, şahane devam etti ve şahane bitti. Adamın yaptığı her şarkı güzel, biz zaten Arafta'yı, Filler ve Çimenler'i, Söylese O Ben Söyleyemem'i falan biliyorduk, konserde ilk kez dinlediğimiz her şarkıyı da çok sevdik. Özellikle Binali'nin Yemekleri konserin doruk noktasıydı. Bir yerden buldurabilsem koyacaktım bloga ama, Mabel Matiz dediydi, albümde yok, hiçbir yerde yok, daha önce de hiç çalmadık dediydi. Ayrıca sahne üzerindeki perdeye yansıtılarak müziğe eşlik eden, şarkılarla eş zamanlı çizilen görseller de özellikle gitar sololarda konseri bambaşka boyutlara taşıdı. Mabel Matiz'in konserin sonlarına doğru, "Napalım şimdi yalandan bi içeri girip alkış falan mı bekleyelim bis için, yoksa bis için ayırdığımız parçaları çalmaya devam mı edelim?" diye sorması çok eğlenceliydi. Ki zaten bis başlı başına bambaşka bir olaydı. Çünkü bir iki güzel şarkıdan sonra sahnede birden Teoman belirdi. Sanırım Mabel Matiz'in bu konserdeki tek hatası da bu oldu. Teoman sahneye çıktı, sandalyeye oturdu, gitarını aldı kucağına ve birden Mabel Matiz gözüme Fırat gibi göründü resmen. Adamın konser boyunca oluşturduğu karizma bir anda yerle bir oldu. Aman Teomandaki nasıl bir duruştur, nasıl bir gitar tutuştur yareppim, Mabel Matiz'i resmen otoyolda dinlenmek için kenara çekmiş, çömelmiş salatalık yiyen kamyon şoförüne döndürdü. Neyse Teoman beni de Fırat'a döndürmeden devam edeyim ama gerçekten konserin festivale dönüştüğü andı Teoman'ın sahneye çıktığı an. Birlikte önce Teoman'ın bir şarkısını, sonra da Mabel Matiz'in Arafta'ını söylediler. Özellikle Arafta'ın nakarat melodisini Teoman çok beğenmiş olacak ki, şarkı bittikçe şarkıya o noktadan tekrar tekrar girip uzattı, komikti.
Çoook uzun lafın kısası, konser muhteşemdi. İKSV Salon, gerçekten müzik dinleme yeri. Çok keyifli, aklımda iz bırakan anılara dönüştürüyor konserleri ikidir, ki bu güzel bir şey...
Türk Silahlı Kuvvetleri'nin videolarını görüyordum metroda, o outdoortv ekranlarında. Böyle teyyareler, çağının ötesinde teknolojiler, ufuk çizgisini mi ne ayağımıza getirmeler. Beğendim videoyu, uçağın içinden el sallayan pilotu falan çok sevdim, güzel olmuş video ellere sağlık. Herhalde bir şeyin yıldönümü falan diye düşündüm, baktım sitesine ama, yıldönümüyle ilgili bir şey göremedim. Biraz garip göründü bana Alpella çikolata reklamından sonra TSK reklamı izlemek, yani neden reklam vermişler ki diye düşündüm.
2-3 gün sonra yine metroda, bu sefer panolarda, Emniyet Genel Müdürlüğü'nün, yani polisin posterlerini gördüm. 2 pano sonra da İşbankası reklamı için pozlar vermiş Mehmet Ali Alabora, garip yani. Kime neyin reklamı yapılıyor ki diye düşündüm. Ayrıca bu posteri beğenmedim, pek özenilmemiş ve aceleye gelmiş sanki.
Neyse bence gövde gösterisi gibi bir şey bu. Yani önce TSK, buradayız, güçlüyüz diyor. Ardından hükümet Polis D5'e* diyor. İki kurum da bizi korumak için var, iki kurum da aynı amaca hizmet ediyor. Ama benim sezdiğim bu kutuplaşma iyi bir şey değil. Sonra o bunun karşısına 20000 genç yığıyor, beriki her türlü gireriz abi diyor, bu iş böyle gidiyor. Belki de ben kendi kendime gelin güvey oluyorumdur. Yani böyle politik molitik konularda yeniyim sonuçta :D
Tekbir, Aker, Akber, Ekber Giyim ve daha niceleri. Allahuekber kelimesinin harflerinin kombinasyonlarından başka isim mi yok allasen? Ayrıca ben kombinasyonla değil de, modla, medyanla ilgili bir şeyler beklerdim. Bak beni de şaşırttın allah canını almasın.
Birkaç çarpıcı, şok edici, kışkırtıcı isimli firma da varmış tabi. Mesela, Armine, Yaren, Ugoza Giyim falan gibi ama, yetmez.
Buna devlet bir şey yapması lazım. Bu arada devlet dedim de, bu devlet de bi garip, bir zekasızın(bak gerizekalı bile demiyorum) 20 milyar doları olsa napardı, herhalde Karadeniz'den Marmara'ya kadar çukur kazıcam ben derdi, kamyonları vın vın yaparak izlerdi falan. O yine bir yere kadar mantıklı, düşününce 73 milyon insanın sorumluluğu yok o idiotun üstünde sonuçta. Devletinse...
Son iki yazıdır blogu okuyanlar beni sidikli biri sanıcak ama, hani çişini çok çok tutarsın ya, artık böyle sınırdadır. Diyelim ki bilgisayar oynuyorsun ve tuvalete gitmeyi erteliyorsun sürekli, ya da kitap okuyorsun falan. Neyse an gelip de sonunda tuvalete gidip tekrar yerine döndüğünde anlıyorsun meğer ne kadar rahatsız hissettiğini içinde çişle. Yani resmen sanki çişten başka hiçbir derdin yokmuş meğer gibi hissediyorsun, öyle bir hafifliyorsun ki, içine su serpiliyor resmen.
Ya ne diyorsun sen be falan deme, dene, gerçekten.
Dışarıda hava çok soğuktu. 2-3 gün boyunca heyecanla beklediğim, uğruna şarkılar yazmasam da uğruna şarkılar dinlediğim gün geldiğinde, hava çok soğuktu. Ama daha oraya gelmedik, henüz içerdeyim, evdeydim, o kadar soğuk değildi henüz, evim sıcak. Bir salata yaptım, yanında bir Gusta açtım, Gusta nispeten soğuk. Salata-Gusta ikilisinin kulağa nasıl geldiğinin farkındayım, ama ağza nasıl geldiğinin daha da farkındayım, o yüzden imaj kaygısını bir yana bırakıp, yiyip içiyorum. Zaman geçiyor, atkımı boynuma doluyorum, kabanımı giyiyorum üstüme, eğildim, ayakkabılarımı bağlıyorum. Off, çok sıcak. Giyinik ve eğilik bir şekilde ayakkabı bağlama anı günün en sıcak vakti. Soğuk dışarıda, sıcak içeride kalsın diye kapıma yapıştırdığım izolasyon bantları kapının kapanmasını zorlaştırıyor. Kapıyı çarpıyorum, dışarı çıkıyorum. Dışardayım, işte şimdi soğuk, şimdi hava çok soğuk.
Metrodayım, 4.Levent'den Taksim'e gidiyorum. Konser İKSV Salon'da -biliyorum Gusta-salata ikilisinin ardından iyice entelledi beni bu durum-, İKSV Salon Şişhane'de. Ama aklımda konser yok, aklımda çişim var. Tek düşündüğüm konser yerine kadar çişimi tutup tutamayacağım. Taksim'de inip metrodaki tuvalete girmek, sonra tekrar aşağıya inip trenle Şişhane'ye devam etmek mi, yoksa direk çıkıp metrodan, Burger King'e gidip, ardından o soğukta cengaver gibi bütün İstiklal'i yürümek mi mekana kadar.. Sağlıklı düşünemiyorum, yeraltından devam etmek heralde, merdivenler gözümde büyüyor...
Şişhane treninde bulmaya karar veriyorum kendimi hiçbir merdivene bulaşmadan. Şişhane treni hep yeni, hiç eskimeyecek sanki. Tren gidiyor, gidiyor, ilginç hiçbir şey olmuyor, sonra tren duruyor, iniyorum, merdivenlerden bu sefer kaçış yok. Sanırım belediyenin oraya çıkan çıkıştan çıkıyorum ve çıkışıyorum kendime, konser salonunun nerede olduğunu tam bilmiyorum!, sağlıklı düşünemiyorum, bir konser salonu gibi düşünüyorum, nerede olurdum diyorum, burdayım diye dürtüyor çişim karnımı, zamanım daralıyor. Sonunda buluyorum İKSV Salonu, ama burası Şişhane değil, gayet de Kasımpaşa yazılabilirmiş adrese, hatta ben daha kolay bulurdum o zaman, ama şık durmazmış herhalde İKSV Salon'un minimalist dizaynlı websitesinde. Neyse, çişim olduğu için biraz gerginim, o kadar da kızmadım aslında mekanın Kasımpaşa'dan Şişhane'de -dörtbuçuktan beş gibi- olmasına.
Dışarıda hava çok soğuk, ama artık bitti, içerdeyim. İKSV Salon, Tarlabaşı Bulvarı'nın restorasyon görmüş apartmanlarından biri gibi. Biletimi gösterip konser salonuna girmeden tuvaleti soruyorum ve bu çiş muhabbetini artık burada kapatıyorum. Sonra biletimi gösterip salona giriyorum, konser salonu Aşk-ı Memnu'daki evin salonundan, hatta piyanonun durduğu odadan, hatta ve hatta Bihter'in annesinin yatak odasından daha büyük değil. Ama daha yüksek tavanlı, asma balkonlu bir salon. Köşede bir bar var, o barda biralar değerli, daha sert içkiler daha değerli. Bir bira alıyorum, Efes Dark, ellerimde vestiyere vermediğim kabanım, vestiyere vermediğim atkım ve niye vestiyere vereceğim biram, bir kolona dayanıp konserin başlamasını bekliyorum. İnsanlardan birini tanıyorum, Mehmet Tez, bir başkasını daha tanıyorum, Tuna'nın arkadaşı olan arkadaşlarımın bir arkadaşı, sanırım Bilgi Üniversitesi'nden bir kız. Konser başlamadan biramı bitirmek istemiyorum, ama biram atkı ve kabanın arasında ısındıkça ısınıyor. Son birkaç yudumu kafama dikiyorum ve konser başlıyor...
Konser başladığı anda yüzüm buruk, buruşuk, ekşimiş çünkü bira çok ısınmış, bildiğin çok çirkin olmuş. Ama çabuk atlatıyorum. Magic Numbers, şirin, şişman, İskoç görünümlü bir adam, o adamın kardeşi, toplu, abla görünümlü hareketli bir kadın, abla görünümlü kadından daha zayıf olsa da, zayıf diyemeyeceğimiz ama güzel diyebileceğimiz bir başka kadın ve çok yorgun bir davulcudan oluşuyor. Konser insanı gülümsetiyor, o an ben de epey bir insanım ve epey bir gülümsüyorum. Bugün uğruna dinlediğim şarkıları bugün tekrar dinliyorum, ama bu sefer çalındıkları anda... Ertesi gün Hindistan'a gideceklerini söylüyorlar, ardından muhabbet açılıyor, her gittikleri ülkenin müziğiyle ilgilendiklerini söylüyor İskoç amcamız Romeo ve bize Selda Bağcan'ı bilip bilmediğimizi soruyor. Eh tabi salon çığlıklarla doluyor, -yan odadan Bihter'in annesi sessiz olun diye bağırıyor ama nafile- ardından bir şarkı çalmaya başlıyorlar, salondaki herkes gibi ben de şaşkınlık nidaları yükseltsem de şarkıyı o an tanımıyorum, ama Türk ezgilerini seçebiliyorum. Bitirdiklerinde aferin bekler gibi, "bu Selda Bağcan'dan" diyorlar, "good progressive music" diye ekliyorlar.
Çok sevdiğim Mornings Eleven'ı çalmalarından hemen önce, sadece müzik gruplarının isimlerinden oluşan kendi uydurdukları bir şarkıyı söylüyorlar. Şarkı gerçekten çok sempatik ve her geçen gün uzuyormuş. Aşağıdaki video'nun ilk birkaç dakikası bu şarkıyla geçiyor. Sözlerinden Thalia'nın da yardımıyla aşağı yukarı anladığım birkaç kuple şöyle:
Yes,Love,It bites,Anything but the Girl. Bright Eyes,Delight,The Only Ones,Who,Can,Poison, Simple Minds. Nein nein nein,The Police,Cars,Traffic,Jam,Sam and Dave,Runaways. New York Dolls,Swing out,Sister,Muuush,The Pretenders, At the Drive-in,Smashing Pumpkins,Yeah Yeah Yeahs! The Birds,The Bees, Screaming Trees,The Hives,The Leaves,lalalala:)
Sonra yalancıktan sahneden iniyorlar, biz daha Magic Numbers'ın Mag'ini bağıramadan tekrar çıkıyorlar. Ve Mornings Eleven'ı çalıyorlar. Kendimi tutamayıp bağırıyorum, O YEAH! Sonraki birkaç dakika çok çok güzel geçiyor, şarkı bitiyor, konser bitiyor, hayat tekrar başlıyor. Önümde saçma sapan dans eden ezik adam sahnede yerde duran setlisti alıveriyor, Romeo penasını atmıyor, önde birine uzanıp veriyor. Biraz üzülüyorum, eve setlist veya penayla gitmek güzel olurdu diye. Ama çabuk atlatıyorum, çünkü Kasımpaşa'dan İstiklal'e tırmanırken, binanın arka kapısında Romeo, kardeşi, yorgun davulcu ve konser başlamadan tanıdığım kız ellerinde biralar muhabbet ediyorlar. Hemen yanlarına gidiyorum, "konser güzeldi, ama Selda Bağcan'ın o çaldığınız şarkısını bilmiyorum" diyorum, "baya değiştirmiş olabiliriz" diyorlar, gülüyoruz, iyi geceler diyorum, şerefe yapıyoruz ve yoluma gidiyorum. Giderken düşünüyorum keşke bir fotoğraf çektirseydim ya da biletimi imzalatsaydım diye ama üzülmüyorum bu sefer, gülümsüyorum. Çünkü sanırım pek imza isteyen bir insan değilim. Düşünüyorum da, İKSV Salon konser izlemek için çok güzel bir yer ve yeni en sevdiğim gruplar edinmek için. Hava çok soğuk, içim değil, ben değilim, biram değil. Kalan biramı kafama dikiyorum, yüzüm buruşuyor, suratım ekşiyor-sanki yüz ve surat ayrı şeyler de-, evet biram hiç değil. Yürüyorum eve doğru, kapıyı açıyorum, kabanımı, atkımı çıkarıp şu anda oturduğum yere oturuyorum. İki hafta önce Cuma günü The Magic Numbers konseri çıkışı nasıl gülümsüyorsam öyle gülümserken buluyorum kendimi.
- Naber diyorum, nereden böyle?
- Hiç, bir konserden...
*Bu o dinlediğim şarkılardan biri. Çalmalarına çok sevindim, çaldıklarında çok sevindim. Mornings Eleven.
Bugün Bilge beni Maslak'da gördü, napıyorsun nereye böyle demesiylen işte ben de derse gidiyorum falan dedim miydi, birden dedi senin kampüsün Gümüşsuyu değil miydi, o öyle deyince ben durur muyum, yok değildi, yapıştırdım lafı, yok mok derken işte falan derken.. Neden böyle oldu? Baya zaman geçti yazmadan, dur toparlıycam yavaş yavaş.
Olay şu: Ben bu dönem evimin direği, derslerimin babası oluyorum da, yine oo Ege nerelerdesin sen ya? muhabbetlerine meze olmak istemiyorum. İşin kötüsü bu dönem bir de merhaba yerine, aa Ege baya kilo almışsınla başlıyor karşılaşma törenleri.
Eve çıktığımı da bloga ilk kez yazmış oldum böylece. Sadece evin direği olmak değil, eve ekmek getirmek, evi çekip çevirmek, evdeki hesabı çarşıya uydurmak gibi, deyim ve atasözlerine konu olan birçok görevi de başarıyla yerine getiriyorum. Evle ilgili bir ton şey anlatabilirdim aslında, bu zamana kadar neden anlatmadım bilmiyorum. Polifill süper hafif dolguyla duvarlardaki bir kaç deliği kapatmamı, mutfak için aldığım Polisil nem emiciyi, sifonun suyunu maviye boyayan Bref aktif temizlik küplerini, yana yakıla gazetelik aramamı, gazetelik piyasasında fiyatların fahişliği karşısında çözüm olarak ortaokulda iş-eğitimi dersinde kendi ellerimle yaptığım makrome gazeteliği Kırkağaç'dan buraya getirmemi, bir elimde bavulum, diğer elimde bond tipi evrak çantası gibi taşıdığım gazetelik ve içinde kitaplarım, cd'lerimle yaptığım taksim-4.levent metro yolculuğunu falan ballandıra ballandıra anlatabilirdim. Ama dediğim gibi, oo Ege, nerelerdesin sen ya? sorularına cevap olmakla meşguldum yine bir süredir.Veevet aldım biraz diye eklemekle cevabımın sonuna, hareketsizlikten heralde..
Ayrıca evden bahsedince konu epey dağılırdı ama söylemeden edemezdim eminim, hemen hemen her gün yanından geçtiğim 4.Levent'deki Sapphire adlı gökdeleni yaptılar ya, şimdi kara kara düşünüyorlar bence içini nasıl dolduracaz diye. Boş kalsa da olmaz şimdi yani. Ben dedim 50. kattan sonrasına gerek yok diye. Bu arada, Sapphire, 66 katlı, 261 metre yüksekliğinde "şöyle" bir yer. İçine koyacak epey bir şey bulmuşlar gibi görünüyor. Hımmff.
Neyse bu arada konu monu kalmamışken hazır söyleyeyim, Cuma günkü Salon'daki The Magic Numbers konserinin heyecanı beni sarmış sarmalamış durumda. Son 3 öğrenci biletinden birini ben aldım, kaldı 2 tane. Müzik dinlemek için konsere gitmeyeli epey olmuştu.
Günlerden salırşamba, saatlerden 4.40. Uyumayalı da epey oldu. O zaman olmayalı epey olan şeyler olmaya devam etsin bakalım. Tabi olmalarını istiyorsak.
İyi gece.
*Şarkı Mirkelam&Kargo'dan, çok çok çok seviyorum. Yol şarkısı, yolculuk şarkısı, hayat şarkısı.. Alttaki de o şarkıyı ararken bulduğum bir web sayfası. Şifreni unutmusan? O zaman endirme keçidi yok sene. Faylı endir sen.
Çok güzel uçuyorlar. Usul usul yanaklarına dokunuyorlar gökyüzünün, çapkın çapkın makas alıyorlar. Bıçkın bıçkın giriyorlar koluna bulutların, arsız arsız kapılıyorlar rüzgara hemen sonra.
Çok güzel uçuyorlar, bir alım, bir çalım, afra, tafra... Brezilya dizisi gibi uçuyorlar, Türk filmi gibi uçuyorlar. Neşeli ve neşesiz, entrika dolu ve masum, hırslı ve boşvermiş, bir öyle ve bir böyle... İplerini kesesim, ayırasım geliyor onları bu dünyadan. Ama uçamıyorlar ipleri olmadan, ipsiz, sapsız. Gökyüzü piçleri.
Çok güzel uçuyorlar, severdim aslında, iplerini kesmek, özgür bırakmak isterdim, ama ipleri olmadan uçamıyorlar, biliyorum, bunu bir sıradan hayat blogunda okumuştum sanırım, öyle bir şeyler hatırlıyorum. Ama yere bağlı olmadan uçamamak saçma geldi bana be uçurtma, bilmiyorum, belki ben hiç uçurtma uçurmadığım içindir ama, yine de... Bir şeylere biraz kızdığımda hıncımı hemen uçurtmalardan alırım.
Yaya geçitlerindeki o beyaz şeritlerin arası bile suyla doluyorsa bir şehirde yağmur yağdığında, seller akmamasını nasıl bekleyebilirsin ki? Üstelik o kadar da çok yağmamıştı bile...
*12: Hayatım boyunca kırdığım, kaybettiğim, çaldırdığım, hatta yaktığım(oha) toplam şemsiye sayısı. **3: Bu şemsiyelerden bana ait olanların sayısı. ***2: Bu şemsiyelerden bana ait olanların sayısının 2/3'ü.
Azeri amcalar, lütfen söylemeyin böyle şarkılar. Söylediğinizde bilin ki, ben çakılıp kalıyorum sandalyelere. Kalkıyım bir yürüyeyim diyorum, bu sefer her adımıma çakılıp kalıyorum. Yetmiyor, hayatımın her saniyesine çakılıp kalıyorum. Çekmece karıştırıyorum, fotoğraf bakıyorum. Zaman geçmek bilmiyor, bırak bir saniye ileri gitmeyi, geri geri akmaya başlıyor, geçmişe çakılıp kalıyorum. Azeri amcalar, siz böyle şarkılar söyledikçe, ben önceden yaşadığım evleri, gittiğim okulları, gezdiğim sokakları ne çok sevdiğimi farkediyorum, o mutfak masasına, sınıfın bahçeyi gören o penceresine, devlet tiyatrosunun önündeki o otobüs durağına çakılıp kalıyorum. 10 yıl önce, beni bugün böyle yazdıracağından habersiz olup bitmiş her şeye, heyecanla beklediğim her güne, içtenlikle istediğim her şeye, içine girdiğim bu girdaba, içinden çıktığım hayatlara çakılıyorum, ama kalamıyorum.. Dönüyorum tekrar saat yönünde 10 yıl, yaşlanıyorum, başım dönüyor.. Ama uyku tutuyor düşmeden. Ben yatmıyorum, yatak kalkıyor, dayanamayıp dayanıyorum usulca yatağa ayaklarım yere çakılı, aklım bir şeylere takılı.. Uykum alıyor göz kapaklarıma dayadığı sopaları, bir şeyleri kovalıyor, gözlerim kapanıyor..
Gece geç saatlerde televizyonda yayınlanan eski yabancı filmler.. Lan ne kadar sempatiksiniz yavrum siz öyle. Hiçbirinizin yönetmeni hakkında hiçbir fikrim yok, bu çok şaşırtıcı bir şey çünkü bir filmde dikkat ettiğim ilk şey yönetmendir, yönetmensiz yapamam(!), ama hepinizin yönetmeni neredeyse aynı popoyu koyuyor yönetmen koltuğuna.
Klasik bir amerikan kasabasında sıradan bir şekilde başlıyor her şey. İnsanlar birbirine takılıyor, ah kes şunuuuğ,hadi amaağ şeklinde cırtlak kız cırtlamaları falan duyuluyor.. Ben bu sıradanlığı keyifle izliyorum, hatta sonsuza kadar izlerim len o kapılarına her sabah bisikletli bir çocuk tarafından günlük gazete atılan ailelerin sıradanlığını, entrikasız Desperate Housewives gibi bir şey. Ama yok efendim, biz Ashley'nin filmin başında, şanslıysak bir de sonunda, sadece bir kerecik(şanslıysak iki) görebileceğimiz küçük sevimli kardeşi Simpson'ın öğle arasında okuldan eve, annesinin hazırladığı tostu, en sevdiği televizyon showunu izlerken yemek uğruna, muntazam bahçeler ve patikalardan bisikletiyle çamur sıçrata sıçrata gitmesini, Mr. Brown'a tünaydın dileklerini, Margaret teyze ondan bugün okuldan sonra çimlerini biçmesini isterken sinirli sinirli hızlanıp, tamam olur diye homurdanmasını değil, az sonra sevgilisiyle tatile çıkıcak olan salak Ashley'nin, artık göl mü, dağ mı nereye gidecekse oradaki macerasını, ne canavarlar ne yaratıklar bulup çıkaracaksa, onlarla mücadelesini izlemek zorundayız. Her zaman, uzak bir ormana, bir kır evine ya da bir göl kenarına falan bir yolculuk yapılması icab eder, bak Ashley'nin gerizekalı sevgilisi Zack'in sesi duyuldu bile, "Eşyalar hazır, sadece makyaj malzemelerimi toparlamam gerekiyor dediğinde ne düşünmeliydim acaba, ah, kadınlar..". Ve yolculuk sırasında oyuncuların isimleri bir görünür bir kaybolur ekranda, açık mavi bir chevrolet kıvrıla kıvrıla ilerlerken uzun ince yollarda. Bu sırada dişe kulağa dokunmayan bir müzik çalar ve kasabadan kalan son sıradanlıklar tüketilir yavaş yavaş. Sıkılırım kahramanlarımız birbirlerine dublaj dilinde kur yaparken. Temponun tokmağı da yükselir gibi yapar sıkıntıyı şöyle bir gevşetmek için her seferinde, ama tehlike çanına vurmaz bir türlü, ta ki kahramanlardan biri karıncayı, otu, böceği bahane edip yalnızlığa akıncaya kadar. Ve sonunda o tempo bir yükseldi mi, bir daha hayatta düşmez, ancak kahramanlarımız kapısı kitli karanlık nemli odalarda saklanmışken soluklanabilirsiniz. Bu kısım artık benim ilgilenmediğim kısımdır, tempo yükseldiği anda kanalı değiştiririm ben. Bir de şanslıysam, 1-2 saat sonra, zap falan yaparken denk gelirsem filmin sonuna, izlemeye devam ederim, o da sırf Simpson'un hatrına. Tempo düşmüş, Ashley salağı kasabaya dönmüş, anne baba perişan, Simpsoncık, "ablacıııım!" diye boynuna atlamış ablasının, ailenin köpeği havlıyor, neşeyle hoplayıp zıplıyor, yüzünü gözünü yalıyor Ashley'nin. Zack de eğer iyi bir adamsa sağ salim dönmüş, Ashleyle gerizekalı evliliğinin serbest olduğu Kentucky eyaletinde bir kır evine gitmeye hazırlanıyor(zaten filmin ikincisi varsa o da o kır evinde geçecek, dediğim gibi: ya kır evi, ya dağ evi, ya göl evi, kaçarı yok), yok iyi bir adam değilse, ölmüş gitmiş macerada, canavar yemiş Zack'i, onun yerine kızımızı kurtaran kahraman iyi adam Sean gelmiş, mutluluğa yelken açıyor Ashleyle. Öyle böyle yerim bitiririm ben işte gece geç saatlerde televizyonda yayınlanan eski yabancı filmleri. Bir de, sol üstte kanalı logosu, arada bir altta çıkan, "Shakira'dan Waka Waka melodisi cebine gelsin" yazıları falan içimi ısıtır benim, nedenini bilmiyorum ama kendimi resmen iyi hissederim, kendi hayatımın gerçekliğini bana hatırlattıklarından olsa gerek.. Eh, o gölün kıyısında Ashley'i hiç çekemezdim doğrusu..