Akbil doldurmak ilginçliğini kaybettiyse artık, İstanbul seni yormuş demektir.
25 Kasım 2011 Cuma
23 Kasım 2011 Çarşamba
Aktar
Bugün saat 5.30'daki vizeme gitmek için evden çıktım, metroya bindim. Vizem o kadar kötü geçti ki, metroyla eve dönerken aktarma yaptım. Düşün.
Savulun, öğüt vericem!
Sayın okuyucum, eğer henüz liseye falan gidiyorken düşmüşse yolun bloguma, çok şanslısın, gözlerini aç da oku.
İnsan ailesiyle en güzel zamanlarını geçirirken, salak salak liseye falan gidiyor oluyor. İnsan ailesiyle en güzel zamanlarını, hayatının en aptal olduğu döneminde geçiriyor. İşin kötüsü, o zamanların, ailesiyle geçirdiği en güzel zamanlar olduğunun pek farkında olmuyor insan.
Sayın okuyucum, eğer henüz liseye falan gidiyorken okumuşsan bu yazıyı, farkında ol he mi? Kıymetini bil. Sonra özleyeceksin. Ailenle ilgili gördüğün kötü bir rüya bile yetecek tüm gününü kötü geçirmene. Bunun farkına şimdi var, sonra ağlama diye söylüyorum. Yoksa en sonunda, ailenden ayrı düştüğünün farkına vardığında, ailen zaten senin için çok fazla şey yapmış olacak. Kıymetini bilmeden geçirdiğin yıllar içini daha çok yakacak. Daha az yaksın diye söylüyorum.
Hadi bırak zaten okulda görüştüğün arkadaşlarınla bütün akşam chatleşmeyi, kapat facebookunu, bırak bu yazıyı okumayı ya da çıkar kulaklıklarını. Çık odandan, git oturma odasına, sizinkilerle meyve yiyin, çay için, beyaz show falan izleyin ne bileyim.
Yıllar sonra bloguna böyle satırlar yazarken, klavyen ıslanmasın tuzlu tuzlu diye söylüyorum. Ağır pahalı alet, nene lazım. Hadi.
Sayın okuyucum... Hadi...
Bak çok içten söylüyorum...
İnsan ailesiyle en güzel zamanlarını geçirirken, salak salak liseye falan gidiyor oluyor. İnsan ailesiyle en güzel zamanlarını, hayatının en aptal olduğu döneminde geçiriyor. İşin kötüsü, o zamanların, ailesiyle geçirdiği en güzel zamanlar olduğunun pek farkında olmuyor insan.
Sayın okuyucum, eğer henüz liseye falan gidiyorken okumuşsan bu yazıyı, farkında ol he mi? Kıymetini bil. Sonra özleyeceksin. Ailenle ilgili gördüğün kötü bir rüya bile yetecek tüm gününü kötü geçirmene. Bunun farkına şimdi var, sonra ağlama diye söylüyorum. Yoksa en sonunda, ailenden ayrı düştüğünün farkına vardığında, ailen zaten senin için çok fazla şey yapmış olacak. Kıymetini bilmeden geçirdiğin yıllar içini daha çok yakacak. Daha az yaksın diye söylüyorum.
Hadi bırak zaten okulda görüştüğün arkadaşlarınla bütün akşam chatleşmeyi, kapat facebookunu, bırak bu yazıyı okumayı ya da çıkar kulaklıklarını. Çık odandan, git oturma odasına, sizinkilerle meyve yiyin, çay için, beyaz show falan izleyin ne bileyim.
Yıllar sonra bloguna böyle satırlar yazarken, klavyen ıslanmasın tuzlu tuzlu diye söylüyorum. Ağır pahalı alet, nene lazım. Hadi.
Sayın okuyucum... Hadi...
Bak çok içten söylüyorum...
14 Eylül 2011 Çarşamba
Vıııınnn...
Saat 02:55 am. Gözlerimi açtım. Şöyle bir doğruldum. İzmir'deyim. Uzanıp ışığı yaktım. Duvara sırtımı dayayıp, bacaklarımı öne uzattım, yarım saat öylece oturdum. 3 kere geldi, 2'sinde kaçırdım. Ama sonunda trake borularını s.ktim or.spu çocuğunun.
Saat 03:25 am. İyi geceler, tatlı rüyalar.
Saat 03:25 am. İyi geceler, tatlı rüyalar.
7 Eylül 2011 Çarşamba
Yaz Yağmuru - Bölüm 1
Selam,
Bak sana ne anlatıcam. Dur, yaseminli yeşil çayımdan bir yudum daha alayım, başlıycam. Yalnız sol elimin serçe parmağı tuşlara çok iyi basamıyor, idare et. Ve her yarım saatte bir kaldırıp gezdirmem gerekiyor popomu, bir mahsuru yoksa eğer. Serçenin bir yanındaki parmak da uyuyor arada bir serçeye. Ama sen boşver onları.
Bak sana bir şey anlatıcam. Bundan yaklaşık 3 ay önce başlamış ve daha bitmemiş bir hikaye. Ben bile çok da inanmıyorum hala, bazı bölümleri abartılı geliyor. She Wants Revenge dinliyorum şu an, t-shirtümün sağ kolu omzuma kadar kıvrılık. Arada bir açılıp düşüyor t-shirtün kolu omzumdan aşağı, sağ kolumu yakıyor, kolum yanıyor da, ancak öyle hatırlıyorum sana bir hikaye anlatıcağımı. Dedim ya, çok da inanamıyorum ben bile. Diyorum bütün bunlar mı oldu 3 ayda. Diyorum bütün bunlar 3 ayda mı oldu. Diyorum nereye gitti benim yazım. Diyorum bu yaz mıydı. Diyorum aa, Eylül gelmiş..
3 ay önceydi biliyor musun? Seçim falan vardı yurtta, cihanda ne olduğunuysa merak ediyordum. İzmir'deydim, İzmir güzel yer.. Güneş parlak, dünya parlak, göz alıcı orda. Oy kullandım İzmir'de, oyum hiçbir işe yaramadı benim. Oy kullanmanın yanında çok da gezdik biliyor musun? Annem ve ben çok gezdik 3 ay önce İzmir'de. Günlerden bir sabah, artık gezecek yer kalmamıştı. Gerçekten de, gezecek, gidecek bir yer daha olsaydı, oraya giderdik o sabah, orayı gezerdik. Ama yoktu heyhat, kalmamıştı..
O zaman karar vermişiz yazımızı değiştirmeye, bırak yazı, yazgımızı, hatta hayatımızı değiştirmeye. O zaman bilmiyoruz tabi. O zaman bilmiyoruz bir bakmışsın Eylül olacak, denize 5-6 kez girebildim diye sevinecez, kulaç atınca ben alkışlayacaz falan.. O zaman nerden bilelim lan? Ne bilelim bütün yaz boğazlı kazak giymiş kadar olacağımı. Müneccim miyiz biz..
Biz ne yaptık biliyor musun o sabah? Anlatıcam, anlatıcam ama önce biraz popomu gezdirmem gerek. Sandaletlerimi de çıkarmışım otururken, giymek biraz zaman alıyor. Sağ ayağım iyi anlaşıyor sandaletle ama sol hala biraz yabancılıyor. Bu kadar uzattığım için özür dilerim, ama çok da anlatasım yok anladın mı? Sağ kolum zaten yanıyor, bir de sen trip atma nolur. Hadi kaçtım ben şimdilik, merak etme her şeyi anlatıcam..
Alıştıra alıştıra..
O sabah, 15 Haziran'dı. Doğumgünümden 4 gün öncesi, yenidendoğumgünümdense 1 ay..
Bak sana ne anlatıcam. Dur, yaseminli yeşil çayımdan bir yudum daha alayım, başlıycam. Yalnız sol elimin serçe parmağı tuşlara çok iyi basamıyor, idare et. Ve her yarım saatte bir kaldırıp gezdirmem gerekiyor popomu, bir mahsuru yoksa eğer. Serçenin bir yanındaki parmak da uyuyor arada bir serçeye. Ama sen boşver onları.
Bak sana bir şey anlatıcam. Bundan yaklaşık 3 ay önce başlamış ve daha bitmemiş bir hikaye. Ben bile çok da inanmıyorum hala, bazı bölümleri abartılı geliyor. She Wants Revenge dinliyorum şu an, t-shirtümün sağ kolu omzuma kadar kıvrılık. Arada bir açılıp düşüyor t-shirtün kolu omzumdan aşağı, sağ kolumu yakıyor, kolum yanıyor da, ancak öyle hatırlıyorum sana bir hikaye anlatıcağımı. Dedim ya, çok da inanamıyorum ben bile. Diyorum bütün bunlar mı oldu 3 ayda. Diyorum bütün bunlar 3 ayda mı oldu. Diyorum nereye gitti benim yazım. Diyorum bu yaz mıydı. Diyorum aa, Eylül gelmiş..
3 ay önceydi biliyor musun? Seçim falan vardı yurtta, cihanda ne olduğunuysa merak ediyordum. İzmir'deydim, İzmir güzel yer.. Güneş parlak, dünya parlak, göz alıcı orda. Oy kullandım İzmir'de, oyum hiçbir işe yaramadı benim. Oy kullanmanın yanında çok da gezdik biliyor musun? Annem ve ben çok gezdik 3 ay önce İzmir'de. Günlerden bir sabah, artık gezecek yer kalmamıştı. Gerçekten de, gezecek, gidecek bir yer daha olsaydı, oraya giderdik o sabah, orayı gezerdik. Ama yoktu heyhat, kalmamıştı..
O zaman karar vermişiz yazımızı değiştirmeye, bırak yazı, yazgımızı, hatta hayatımızı değiştirmeye. O zaman bilmiyoruz tabi. O zaman bilmiyoruz bir bakmışsın Eylül olacak, denize 5-6 kez girebildim diye sevinecez, kulaç atınca ben alkışlayacaz falan.. O zaman nerden bilelim lan? Ne bilelim bütün yaz boğazlı kazak giymiş kadar olacağımı. Müneccim miyiz biz..
Biz ne yaptık biliyor musun o sabah? Anlatıcam, anlatıcam ama önce biraz popomu gezdirmem gerek. Sandaletlerimi de çıkarmışım otururken, giymek biraz zaman alıyor. Sağ ayağım iyi anlaşıyor sandaletle ama sol hala biraz yabancılıyor. Bu kadar uzattığım için özür dilerim, ama çok da anlatasım yok anladın mı? Sağ kolum zaten yanıyor, bir de sen trip atma nolur. Hadi kaçtım ben şimdilik, merak etme her şeyi anlatıcam..
Alıştıra alıştıra..
O sabah, 15 Haziran'dı. Doğumgünümden 4 gün öncesi, yenidendoğumgünümdense 1 ay..
17 Mayıs 2011 Salı
Bağa mı dedin? Bağa?!
Birkaç birikmiş şey var, yazayım gitsin.
- Artık hep enine çizgili t-shirtler giymeyi düşünüyorum. Çünkü boyuna çizgili giyerek ince görünebilecek aşamayı çoktan geçtim. En azından, enine çizgili giydiğim için şişman görünüyorum derim:)
- O 50 kuruşluk sulardan her içişimde, son yudumumdan 10 dakika sonra kesin bi işiyorum. Ondan 15 dakika sonra da kesin bir daha işiyorum. Hiç şaşmıyor, %100 garantili, çalışıyor. Hayır bunun suyun fiyatıyla bir alakası yok, sadece şişenin kaç cl olduğunu falan bilemedim şimdi, nitelemenin tek yolu uğruna döktüğüm kuruşlardı.
- Bu arada Taşkışla tuvaletleriyle ilgili son 2 yazıma yapılan yorumlar yazmayı düşündüğüm, "Yıl 2050: Taşkışla'da bir tuvalet gurusu" başlıklı, Taşkışla tuvaletlerini anlatacak yazımı piç etti resmen. Tüm Taşkışlayı dolaşıp bütün tuvaletlerin yerini çıkarıp yazıcaktım, sonuna da ben bu işe ömrümü adadım yiğen diye imza atacaktım, olmadı, siz de fikri takdir edersiniz artık, teşekkür ederim.
- Hani finaline girdiğim ATA101 dersi var ya, Taşkışla'da olan hani, biten, bitti işte o, bitti ya, finalinden 100 almış olabilirim. Ama konumuz o değil, konumuz dönem içindeki alelade bir ATA101 dersi... Bendeniz oturmuş dersi dinliyordum. Ama müthiş uykum vardı, müthiş yani, saygı duydum resmen, aman dedim uyku sen neymişsin be abi dedim. Bir yandan da kahramanca mücadele ettim kendisiyle. Bütün konstantrasyonumu kafamın düşmemesine harcıyordum... Kafam düşmeyecek, kafam geçilmez! derken çatt! diye bir ses geldi birden abi, bir baktım elim düşmüş! Lan resmen elim düşmüş uykudan, elim uyumuş düşmüş! Çok şaşırdım ya, hoca ne yapıyorsun evladım? dedi, hocam, elim düştü galiba, diyebildim..
- Kuşlar inanılmaz şirin değil mi? Thalia'nın blogundan çarptım;) Hele de arkadaki boynunu uzatıp aşağı bakan.
10 Mayıs 2011 Salı
TSK vs Polis Vol2
Evet şimdik şöyle oluyor. O metroda dönen video Türk Silahlı Kuvvetleri'nin değil, Türk Hava Kuvvetleri'ninmiş. Şimdi girdim Türk Hava Kuvvetleri'nin sitesine baktım, bu sene de Türk Hava Kuvvetleri'nin 100. yılıymış. Sanırım bu videoda da belirtiliyor, şimdi 100. yıl logosunu görünce websitede tanıdık geldi çünkü, videoda da görülüyor galiba logo.
Ayrıca benim panoda polis posteri gördüğüm haftaysa Polis Bayramı haftasıymış.
Neymiş, amatör olarak siyasetle, politikayla ilgilenirsen, bir de üstüne komplo teorileri üretirsen, işte böyle olurmuş...
Sizin de içinize dert olmuştu zaten, iyi oldu açıklığa kavuşturduğum di mi?
Ayrıca benim panoda polis posteri gördüğüm haftaysa Polis Bayramı haftasıymış.
Neymiş, amatör olarak siyasetle, politikayla ilgilenirsen, bir de üstüne komplo teorileri üretirsen, işte böyle olurmuş...
Sizin de içinize dert olmuştu zaten, iyi oldu açıklığa kavuşturduğum di mi?
4 Mayıs 2011 Çarşamba
ATA101 önceleri günceleri no:1 ek:1
... Hadi dedim başka bir tuvalet daha bulayım, kocaman şatoda tek bir tuvalete muhtaç olmayayım. Başladım işaretleri takip etmeye... Kızlar tuvaleti tamam, etek giydirilmiş çöp adam figürü, ama erkekler tuvaletinin işaretinde 3 tane çöp adamın yan yana duruyor olmasını garipsedim. Ama neyse dedim, yani belki pisuvarlar ve erkekler tuvaleti konseptine bir tür taşkışla yorumu falandır:) Okları takibe devam ettim, kızlar tuvaleti koridorun sonunda belirdi, sevindim, hemen yanıbaşında Taşkışla'da keşfettiğim ikinci erkekler tuvaleti yer almalıydı çünkü. Yürümeye devam ettim, koridorun sonuna geldiğimde anladım ki kazın ayağı öyle değilmiş(kaz ne alakaysa şimdi). Yan yana dizilmiş 3 çöp adam, asansör demekmiş meğer. Tüm bulabildiğim bir kızlar tuvaleti ve yanında bir asansördü...
Bugünlük pes ediyorum yeni bir tuvalet bulma konusunda, zaten dönem de bitiyor, git evine işe değil mi?
Haydi kalın sağlıcakla... (kazın ayağından sonra iyi gitti bu)
Bugünlük pes ediyorum yeni bir tuvalet bulma konusunda, zaten dönem de bitiyor, git evine işe değil mi?
Haydi kalın sağlıcakla... (kazın ayağından sonra iyi gitti bu)
KAÇYAPTIK?
15:02
BİŞEYDEĞİLCANIMÖYLE
asansör,
mimarlık fakültesi,
taşkışla,
tuvalet
ATA101 önceleri günceleri no:1
Şu an, her Çarşamba saat 12.30'dan 15.30'a kadar olan boş zamanımda, Taşkışla'da kantinde oturmuş zaman geçirirken bloga bir yazı yazmaya karar verdim. Yalnız yanlış yere oturmuşum sanırım herkes bana bir şeyler soruyor, maillerine bakmak isteyen, hatta CD'ye bir şeyler yazdıran biri bile oldu. Sadece Çarşambaları bulunduğum bu fakültede yalnızca bir tuvaletin(baya tuvalet olmalı burada oysa), ATA101 sınıfının ve kantinlerin yerini biliyorum. Bilgisayar laboratuvarı nerede, çevre bilimleri araştırma ofisi(böyle bir şey dedi sanırım, evet) nerde falan hiçbir fikrim yok. Her Çarşamba bloga yazmaya şimdi karar vermem de çok saçma olmuş. Zaten haftaya Çarşamba ATA finali var, sonra da dönem ve dolayısıyla Taşkışla ATA101 önceleri günceleri bitiyor. E iyi bu günce kısa ve öz olsun zaten, yazar söylemek istediklerini tek bir cilte sığdırdı.
Zaten milyonlarca blog varken, neden benimkini okuyasınız ki...
Zaten milyonlarca blog varken, neden benimkini okuyasınız ki...
3 Mayıs 2011 Salı
Mabel Matiz @ İKSV Salon
Önce dinle, çünkü söylese o, ben söyleyemem.
Cuma akşam 21.30'da, Mabel Matiz diye bir adam, İKSV Salon'da konser verecekmiş, salı akşamı saat 23.30 gibi, ders çalışmasam da ne yapsam konulu late night show'da biletix'in websitesine bakarken gördüm. Ertesi gün, İstanbul'daki biletli etkinliklerden, arkadaşlarımın facebook iletilerinden ve Spor Toto Süper Lig'den soru çıkmadığı için pek de iyi geçmeyen sınavımdan çıktıktan sonra hemen İstinye Park'ın yolunu tuttum. Mabel Matiz diye bir adam dediğime bakmayın, severdim yani, arada dinlerdim şarkılarını güneşler battıkça. Neyse aldım hemen 2 bilet, biri Thalia'ya, biri bana. Sonra Cuma'ya kadar hep konser oldu konusu late night showların ve Perşembe günkü sınavımda da Mabel Matiz konserinden hiç soru çıkmadı ne yazık ki...
Neyse, gel zaman git zaman, Cuma geldi çattı zamanın gidip gelmesine pek gerek kalmadan. 2 gün yani sonuçta çabucak geçti, hiç yormadı, üzmedi, hemen geliverdi. Burdan Cuma'ya teşekkürlerimi sunuyorum. Dedim ya, Cuma çabuk geldi, ama öyle sessiz sedasız gelmedi, Thalia'nın parmağının yarısını götürüp de geldi. Bunun yanında dönemin son Lojik Devreler laboratuvarında dönemin en iyi tur zamanına imza attım falan da, muhtemelen o multiplexerın verileri nasıl bir ahenkle seçtiği, o decoderın ortamda çözülmedik kod bırakmaması falan sizi pek ilgilendirmiyordur, o yüzden oraları geçiyorum.
Sonuçta saat ona yirmi kala ben, Thalia ve Thalia'nın sargılı parmağı İKSV Salon'a teşrif ettik. Ortam beklediğimizden epey farklıydı. Magic Numbers konserini izlediğim aynı salon bu sefer sanki misafir odası olarak tekrar düzenlenmişti. Yaklaşık 20 kadar masa, etrafında 4'er sandalye ve masalarda birer kandille İKSV Salon, gerçekten de baya bir salondu... Biz 2 dakika sonra masamıza oturduktan 2 dakika sonra da Mabel Matiz çıktı, sahnedeki sandalyesine oturdu. Konser şahane başladı, şahane devam etti ve şahane bitti. Adamın yaptığı her şarkı güzel, biz zaten Arafta'yı, Filler ve Çimenler'i, Söylese O Ben Söyleyemem'i falan biliyorduk, konserde ilk kez dinlediğimiz her şarkıyı da çok sevdik. Özellikle Binali'nin Yemekleri konserin doruk noktasıydı. Bir yerden buldurabilsem koyacaktım bloga ama, Mabel Matiz dediydi, albümde yok, hiçbir yerde yok, daha önce de hiç çalmadık dediydi. Ayrıca sahne üzerindeki perdeye yansıtılarak müziğe eşlik eden, şarkılarla eş zamanlı çizilen görseller de özellikle gitar sololarda konseri bambaşka boyutlara taşıdı. Mabel Matiz'in konserin sonlarına doğru, "Napalım şimdi yalandan bi içeri girip alkış falan mı bekleyelim bis için, yoksa bis için ayırdığımız parçaları çalmaya devam mı edelim?" diye sorması çok eğlenceliydi. Ki zaten bis başlı başına bambaşka bir olaydı. Çünkü bir iki güzel şarkıdan sonra sahnede birden Teoman belirdi. Sanırım Mabel Matiz'in bu konserdeki tek hatası da bu oldu. Teoman sahneye çıktı, sandalyeye oturdu, gitarını aldı kucağına ve birden Mabel Matiz gözüme Fırat gibi göründü resmen. Adamın konser boyunca oluşturduğu karizma bir anda yerle bir oldu. Aman Teomandaki nasıl bir duruştur, nasıl bir gitar tutuştur yareppim, Mabel Matiz'i resmen otoyolda dinlenmek için kenara çekmiş, çömelmiş salatalık yiyen kamyon şoförüne döndürdü. Neyse Teoman beni de Fırat'a döndürmeden devam edeyim ama gerçekten konserin festivale dönüştüğü andı Teoman'ın sahneye çıktığı an. Birlikte önce Teoman'ın bir şarkısını, sonra da Mabel Matiz'in Arafta'ını söylediler. Özellikle Arafta'ın nakarat melodisini Teoman çok beğenmiş olacak ki, şarkı bittikçe şarkıya o noktadan tekrar tekrar girip uzattı, komikti.
Çoook uzun lafın kısası, konser muhteşemdi. İKSV Salon, gerçekten müzik dinleme yeri. Çok keyifli, aklımda iz bırakan anılara dönüştürüyor konserleri ikidir, ki bu güzel bir şey...
KAÇYAPTIK?
20:27
BİŞEYDEĞİLCANIMÖYLE
Arafta,
Binali'nin yemekleri,
iksv salon,
Mabel Matiz,
Mabel Matiz konseri,
söylese o ben söyleyemem,
Teoman
28 Nisan 2011 Perşembe
TSK vs Polis
Türk Silahlı Kuvvetleri'nin videolarını görüyordum metroda, o outdoortv ekranlarında. Böyle teyyareler, çağının ötesinde teknolojiler, ufuk çizgisini mi ne ayağımıza getirmeler. Beğendim videoyu, uçağın içinden el sallayan pilotu falan çok sevdim, güzel olmuş video ellere sağlık. Herhalde bir şeyin yıldönümü falan diye düşündüm, baktım sitesine ama, yıldönümüyle ilgili bir şey göremedim. Biraz garip göründü bana Alpella çikolata reklamından sonra TSK reklamı izlemek, yani neden reklam vermişler ki diye düşündüm.
2-3 gün sonra yine metroda, bu sefer panolarda, Emniyet Genel Müdürlüğü'nün, yani polisin posterlerini gördüm. 2 pano sonra da İşbankası reklamı için pozlar vermiş Mehmet Ali Alabora, garip yani. Kime neyin reklamı yapılıyor ki diye düşündüm. Ayrıca bu posteri beğenmedim, pek özenilmemiş ve aceleye gelmiş sanki.
Neyse bence gövde gösterisi gibi bir şey bu. Yani önce TSK, buradayız, güçlüyüz diyor. Ardından hükümet Polis D5'e* diyor. İki kurum da bizi korumak için var, iki kurum da aynı amaca hizmet ediyor. Ama benim sezdiğim bu kutuplaşma iyi bir şey değil. Sonra o bunun karşısına 20000 genç yığıyor, beriki her türlü gireriz abi diyor, bu iş böyle gidiyor. Belki de ben kendi kendime gelin güvey oluyorumdur. Yani böyle politik molitik konularda yeniyim sonuçta :D
Ha bu arada bence TSK her türlü alır bu maçı:P
*satrançta bir piyon hamlesi.
Tesettürde isim kıtlığı
Tekbir, Aker, Akber, Ekber Giyim ve daha niceleri. Allahuekber kelimesinin harflerinin kombinasyonlarından başka isim mi yok allasen? Ayrıca ben kombinasyonla değil de, modla, medyanla ilgili bir şeyler beklerdim. Bak beni de şaşırttın allah canını almasın.
Birkaç çarpıcı, şok edici, kışkırtıcı isimli firma da varmış tabi. Mesela, Armine, Yaren, Ugoza Giyim falan gibi ama, yetmez.
Buna devlet bir şey yapması lazım. Bu arada devlet dedim de, bu devlet de bi garip, bir zekasızın(bak gerizekalı bile demiyorum) 20 milyar doları olsa napardı, herhalde Karadeniz'den Marmara'ya kadar çukur kazıcam ben derdi, kamyonları vın vın yaparak izlerdi falan. O yine bir yere kadar mantıklı, düşününce 73 milyon insanın sorumluluğu yok o idiotun üstünde sonuçta. Devletinse...
Birkaç çarpıcı, şok edici, kışkırtıcı isimli firma da varmış tabi. Mesela, Armine, Yaren, Ugoza Giyim falan gibi ama, yetmez.
Buna devlet bir şey yapması lazım. Bu arada devlet dedim de, bu devlet de bi garip, bir zekasızın(bak gerizekalı bile demiyorum) 20 milyar doları olsa napardı, herhalde Karadeniz'den Marmara'ya kadar çukur kazıcam ben derdi, kamyonları vın vın yaparak izlerdi falan. O yine bir yere kadar mantıklı, düşününce 73 milyon insanın sorumluluğu yok o idiotun üstünde sonuçta. Devletinse...
19 Ocak 2011 Çarşamba
27 Aralık 2010 Pazartesi
su deposu
Son iki yazıdır blogu okuyanlar beni sidikli biri sanıcak ama, hani çişini çok çok tutarsın ya, artık böyle sınırdadır. Diyelim ki bilgisayar oynuyorsun ve tuvalete gitmeyi erteliyorsun sürekli, ya da kitap okuyorsun falan. Neyse an gelip de sonunda tuvalete gidip tekrar yerine döndüğünde anlıyorsun meğer ne kadar rahatsız hissettiğini içinde çişle. Yani resmen sanki çişten başka hiçbir derdin yokmuş meğer gibi hissediyorsun, öyle bir hafifliyorsun ki, içine su serpiliyor resmen.
Ya ne diyorsun sen be falan deme, dene, gerçekten.
*su deposu: anaokulunda benim takma adımdı.
Ya ne diyorsun sen be falan deme, dene, gerçekten.
*su deposu: anaokulunda benim takma adımdı.
24 Aralık 2010 Cuma
The Magic Numbers
Muzicons.com
Dışarıda hava çok soğuktu. 2-3 gün boyunca heyecanla beklediğim, uğruna şarkılar yazmasam da uğruna şarkılar dinlediğim gün geldiğinde, hava çok soğuktu. Ama daha oraya gelmedik, henüz içerdeyim, evdeydim, o kadar soğuk değildi henüz, evim sıcak. Bir salata yaptım, yanında bir Gusta açtım, Gusta nispeten soğuk. Salata-Gusta ikilisinin kulağa nasıl geldiğinin farkındayım, ama ağza nasıl geldiğinin daha da farkındayım, o yüzden imaj kaygısını bir yana bırakıp, yiyip içiyorum. Zaman geçiyor, atkımı boynuma doluyorum, kabanımı giyiyorum üstüme, eğildim, ayakkabılarımı bağlıyorum. Off, çok sıcak. Giyinik ve eğilik bir şekilde ayakkabı bağlama anı günün en sıcak vakti. Soğuk dışarıda, sıcak içeride kalsın diye kapıma yapıştırdığım izolasyon bantları kapının kapanmasını zorlaştırıyor. Kapıyı çarpıyorum, dışarı çıkıyorum. Dışardayım, işte şimdi soğuk, şimdi hava çok soğuk.
Metrodayım, 4.Levent'den Taksim'e gidiyorum. Konser İKSV Salon'da -biliyorum Gusta-salata ikilisinin ardından iyice entelledi beni bu durum-, İKSV Salon Şişhane'de. Ama aklımda konser yok, aklımda çişim var. Tek düşündüğüm konser yerine kadar çişimi tutup tutamayacağım. Taksim'de inip metrodaki tuvalete girmek, sonra tekrar aşağıya inip trenle Şişhane'ye devam etmek mi, yoksa direk çıkıp metrodan, Burger King'e gidip, ardından o soğukta cengaver gibi bütün İstiklal'i yürümek mi mekana kadar.. Sağlıklı düşünemiyorum, yeraltından devam etmek heralde, merdivenler gözümde büyüyor...
Şişhane treninde bulmaya karar veriyorum kendimi hiçbir merdivene bulaşmadan. Şişhane treni hep yeni, hiç eskimeyecek sanki. Tren gidiyor, gidiyor, ilginç hiçbir şey olmuyor, sonra tren duruyor, iniyorum, merdivenlerden bu sefer kaçış yok. Sanırım belediyenin oraya çıkan çıkıştan çıkıyorum ve çıkışıyorum kendime, konser salonunun nerede olduğunu tam bilmiyorum!, sağlıklı düşünemiyorum, bir konser salonu gibi düşünüyorum, nerede olurdum diyorum, burdayım diye dürtüyor çişim karnımı, zamanım daralıyor. Sonunda buluyorum İKSV Salonu, ama burası Şişhane değil, gayet de Kasımpaşa yazılabilirmiş adrese, hatta ben daha kolay bulurdum o zaman, ama şık durmazmış herhalde İKSV Salon'un minimalist dizaynlı websitesinde. Neyse, çişim olduğu için biraz gerginim, o kadar da kızmadım aslında mekanın Kasımpaşa'dan Şişhane'de -dörtbuçuktan beş gibi- olmasına.
Dışarıda hava çok soğuk, ama artık bitti, içerdeyim. İKSV Salon, Tarlabaşı Bulvarı'nın restorasyon görmüş apartmanlarından biri gibi. Biletimi gösterip konser salonuna girmeden tuvaleti soruyorum ve bu çiş muhabbetini artık burada kapatıyorum. Sonra biletimi gösterip salona giriyorum, konser salonu Aşk-ı Memnu'daki evin salonundan, hatta piyanonun durduğu odadan, hatta ve hatta Bihter'in annesinin yatak odasından daha büyük değil. Ama daha yüksek tavanlı, asma balkonlu bir salon. Köşede bir bar var, o barda biralar değerli, daha sert içkiler daha değerli. Bir bira alıyorum, Efes Dark, ellerimde vestiyere vermediğim kabanım, vestiyere vermediğim atkım ve niye vestiyere vereceğim biram, bir kolona dayanıp konserin başlamasını bekliyorum. İnsanlardan birini tanıyorum, Mehmet Tez, bir başkasını daha tanıyorum, Tuna'nın arkadaşı olan arkadaşlarımın bir arkadaşı, sanırım Bilgi Üniversitesi'nden bir kız. Konser başlamadan biramı bitirmek istemiyorum, ama biram atkı ve kabanın arasında ısındıkça ısınıyor. Son birkaç yudumu kafama dikiyorum ve konser başlıyor...
Konser başladığı anda yüzüm buruk, buruşuk, ekşimiş çünkü bira çok ısınmış, bildiğin çok çirkin olmuş. Ama çabuk atlatıyorum. Magic Numbers, şirin, şişman, İskoç görünümlü bir adam, o adamın kardeşi, toplu, abla görünümlü hareketli bir kadın, abla görünümlü kadından daha zayıf olsa da, zayıf diyemeyeceğimiz ama güzel diyebileceğimiz bir başka kadın ve çok yorgun bir davulcudan oluşuyor. Konser insanı gülümsetiyor, o an ben de epey bir insanım ve epey bir gülümsüyorum. Bugün uğruna dinlediğim şarkıları bugün tekrar dinliyorum, ama bu sefer çalındıkları anda... Ertesi gün Hindistan'a gideceklerini söylüyorlar, ardından muhabbet açılıyor, her gittikleri ülkenin müziğiyle ilgilendiklerini söylüyor İskoç amcamız Romeo ve bize Selda Bağcan'ı bilip bilmediğimizi soruyor. Eh tabi salon çığlıklarla doluyor, -yan odadan Bihter'in annesi sessiz olun diye bağırıyor ama nafile- ardından bir şarkı çalmaya başlıyorlar, salondaki herkes gibi ben de şaşkınlık nidaları yükseltsem de şarkıyı o an tanımıyorum, ama Türk ezgilerini seçebiliyorum. Bitirdiklerinde aferin bekler gibi, "bu Selda Bağcan'dan" diyorlar, "good progressive music" diye ekliyorlar.
Çok sevdiğim Mornings Eleven'ı çalmalarından hemen önce, sadece müzik gruplarının isimlerinden oluşan kendi uydurdukları bir şarkıyı söylüyorlar. Şarkı gerçekten çok sempatik ve her geçen gün uzuyormuş. Aşağıdaki video'nun ilk birkaç dakikası bu şarkıyla geçiyor. Sözlerinden Thalia'nın da yardımıyla aşağı yukarı anladığım birkaç kuple şöyle:
Yes, Love, It bites, Anything but the Girl.
Bright Eyes, Delight, The Only Ones, Who, Can, Poison, Simple Minds.
Nein nein nein, The Police, Cars, Traffic, Jam, Sam and Dave, Runaways.
New York Dolls, Swing out, Sister, Muuush, The Pretenders, At the Drive-in, Smashing Pumpkins, Yeah Yeah Yeahs!
The Birds, The Bees, Screaming Trees, The Hives, The Leaves, lalalala:)
Sonra yalancıktan sahneden iniyorlar, biz daha Magic Numbers'ın Mag'ini bağıramadan tekrar çıkıyorlar. Ve Mornings Eleven'ı çalıyorlar. Kendimi tutamayıp bağırıyorum, O YEAH! Sonraki birkaç dakika çok çok güzel geçiyor, şarkı bitiyor, konser bitiyor, hayat tekrar başlıyor. Önümde saçma sapan dans eden ezik adam sahnede yerde duran setlisti alıveriyor, Romeo penasını atmıyor, önde birine uzanıp veriyor. Biraz üzülüyorum, eve setlist veya penayla gitmek güzel olurdu diye. Ama çabuk atlatıyorum, çünkü Kasımpaşa'dan İstiklal'e tırmanırken, binanın arka kapısında Romeo, kardeşi, yorgun davulcu ve konser başlamadan tanıdığım kız ellerinde biralar muhabbet ediyorlar. Hemen yanlarına gidiyorum, "konser güzeldi, ama Selda Bağcan'ın o çaldığınız şarkısını bilmiyorum" diyorum, "baya değiştirmiş olabiliriz" diyorlar, gülüyoruz, iyi geceler diyorum, şerefe yapıyoruz ve yoluma gidiyorum. Giderken düşünüyorum keşke bir fotoğraf çektirseydim ya da biletimi imzalatsaydım diye ama üzülmüyorum bu sefer, gülümsüyorum. Çünkü sanırım pek imza isteyen bir insan değilim. Düşünüyorum da, İKSV Salon konser izlemek için çok güzel bir yer ve yeni en sevdiğim gruplar edinmek için. Hava çok soğuk, içim değil, ben değilim, biram değil. Kalan biramı kafama dikiyorum, yüzüm buruşuyor, suratım ekşiyor-sanki yüz ve surat ayrı şeyler de-, evet biram hiç değil. Yürüyorum eve doğru, kapıyı açıyorum, kabanımı, atkımı çıkarıp şu anda oturduğum yere oturuyorum. İki hafta önce Cuma günü The Magic Numbers konseri çıkışı nasıl gülümsüyorsam öyle gülümserken buluyorum kendimi.
- Naber diyorum, nereden böyle?
- Hiç, bir konserden...
*Bu o dinlediğim şarkılardan biri. Çalmalarına çok sevindim, çaldıklarında çok sevindim. Mornings Eleven.
KAÇYAPTIK?
14:32
BİŞEYDEĞİLCANIMÖYLE
band names song,
Gusta,
iksv salon,
mournings eleven,
salata,
sıcak,
soğuk,
şişhane,
The Magic Numbers
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







