23 Mayıs 2010 Pazar

Gün kaybolmuyor


Saat daha 15:14 abi, inanılmaz! Ben nerdeyse yoruldum artık, uyku vakti geldi sandım bir an için hatta. Ama hayır, gün bitmek bitmiyor yahu!

Erken uyanmak, inanılmaz bir keşif. Bilim dünyasında çığır açması lazım bence. E daha saat 15:17 olduğuna göre, önümde koskoca 1 eski günlük* zaman var ders çalışmak için. Zaten uyandığımdan beri 1 eski gün geçti. Neredeyse 2 eski gündür ders çalışıyorum diyebiliriz. Güzel şeyler bunlar.

Gün, kaymağına henüz dokunulmamış yoğurt gibi şimdi, fırından yeni çıkmış köşelerinden tırtıklanmamış ekmek gibi, ne bileyim yeni doğmuş bebek gibi(oha). Gün gibi işte, gün gibi ortada.

*eski gün: saat 13:30 da falan uyandığım zamanlarda,uyanmamdan uyumama kadar geçen zaman dilimi. yaklaşık olarak, 11 saat 26 dakika.

gün kayboluyor

Uyanalı 3 saat 43 dakika oldu ama saat hala 10:43, normalde çoktan 16:30 yapmıştım. Erken kalkmak böyle bir şey.

waking up with sunbeams in my eyes



Bu şarkıyı bence, sabah doğan güneş söylüyor avaz avaz. O kadar parlak ve uyandırıcı...

21 Mayıs 2010 Cuma

arabesk



Biraz gerginim ve biraz sinirli. Genel bir hoşnutsuzluk hali var üstümde ve mutsuzluğa karşı bir yakınlık hissediyorum. Zamanımı boşa geçirmekten hoşlanmadığım halde ateşli tilkinin* de yardımıyla şahane kotarıyorum bu işi. Evet görmeyeli kotarmaya falan başladım ben. Şu an nasıl da düşünmeden yazdığıma şaşırdım, harfler damlıyor ekrana, birikiyorlar yanyana, göl oluyorlar.

Ya tamam, ders çalışmıyorum. Bunun milyonlarca sebebi var gibi hissetmeme rağmen tek görünür sebebin boşa vakit öldürmem olması pek huzurlu değil. Hem sadece vakit öldürmekten ders çalışamamak çok saçma bir şey, daha da hem, o milyonlarca sebebi sayıp dökemiyorum, bu çok fena bir şey. Bugün çalışırdım ben, ama uyanık kalmak sıkıcı geldi, uyudum ben de. Uyandığımda saat 8, Göksel keman kursundan gelmiş, hava kararmış, karın(olacak o kadın) acıkmış... Gün ahenkle bittim mevsimini yaşıyordu. Günün biter gibi olmasını-oldum-olası sevmem. Saat 8 civarını farketmekten hoşlanmam, aa saat ne çabuk 12 olmuş demeyi severim ve yorgun argın kendimi yatağa atmayı.. Uykum çoktan gelmiş de geçiyorken, mavi büro tipi sandalyemde deniz içmiş gibi ağırlaşmış oturmayı değil. Sayıp dökemiyorum evet, ya bir şeyler yapmam gerekirse mutlu olmak için sayıp döktüğümde? Ben burda mavi büro tipi sandalyede oturuyorum olm, başka bir şey yapamam bu hayatta.

Ben İzmir'e çok zamandır gidemedim tamam mı? Düşünmemeye çalışıyorum, çünkü çok düşünürsem ağlarım bile. Umarım yaz için İzmir'de güzel bir staj ayarlayabilirim, yaşadığım yerden kaynaklanan ekstra bir mutluluğa ihtiyacım var. Burdaysa her gün uçurtma şenlikleri falan olması lazım o mutluluğu hissetmek için. Çok özledim İzmir'de yaşamayı. Dört bir yanımın İzmir'de olmasını ve dört bir yanımın İzmir olmasını.

Burda mutlu değilim.
İstanbul'da olup, şu an bu mavi büro tipi sandalyede oturuyor olmaktan mutlu değilim.
Zamanın çok geçmiş olmasından mutlu değilim.
Lise 1'den beri falan baya zaman geçmiş ya..
Ben lise 1'de İzmir'deydim.

Paçam alınmış
aşağı
ve çıram yakılmış, yan bakılmış bana.


Şimdi biraz üşüyorum. Önceden kalorifer peteğine ayaklarımı uzatır da uyurdum ben. Sıcak olurdu.


*ateşli tilki: her ne kadar internette tanıştığım gizemli chat arkadaşımın nicki gibi gelse de kulağa, bildiğin firefox.

9 Mayıs 2010 Pazar

hurts*

feathers ne lan?

12 Mart 2010 Cuma

meraklısına not

bu blog ölmedi. her gün girip bakıyorum ben, yeni bir şey yazmış mıyım diye.. ama 2,5 aydır pek bir şey yazmamışım. umarım bana yazı yazdıracak şeyler olur hayatımda. özlediğim şeyler var. insanlar değil, belki insanlar da vardır, şehirler değil, belki şehirler de vardır, anlar değil, belki anlar da vardır da, şeyler var işte, bir çok şey..ler, her şey..ler.

şu anda fizik çalıştığım kağıdın üstüne kabak çekirdeği kabuklarını çitlemek suretiyle atıyorum, öncelikle buna bir son vermem gerek. sonra görüşürüz.

22 Aralık 2009 Salı

neşelihayat

imohayat

18 Aralık 2009 Cuma

lojik?

az önce cof adlı posttaki bütün cofları neden cup'a çevirdim, bilmiyorum...

17 Aralık 2009 Perşembe

jealousity.


Jealousy is an emotion and typically refers to the negative thoughts and feelings of insecurity, fear, and anxiety over an anticipated loss of something that the person values, such as a relationship, friendship, or love. Jealousy often consists of a combination of emotions such as anger, sadness, and disgust.

*tıkla resme, tam wikipedia.

15 Aralık 2009 Salı

mışmişmuşmüş.

Beni biraz kaygılandırıyorum. Özellikle derslerime karşı davranışlarım konusunda. Evet, pek anlaşamıyoruz. Nolur biraz anlamaya çalışsam, öyle veya böyle bir arada yaşamak zorundayız sonuçta... Ama onlar da bana karşı çok sert, ayrıca bir konuşmaya başladım mı saatlerce anlatıyorlar, sayfalarca, fotokopilerce. Ben geceleri gündüzlere katarken onlar için, onlar göz bebeklerime sızılar katıyor. Yok artık uyucam desem, içime sıkıntı tozu serpiyorlar. Üstelik 2-3 haftada bir resmen arkadaşlık testine tabi tutuluyorum. Ayrıca biricik arkadaşıyım sandığım o derslerin aslında yüzlerce çaresiz arkadaşı olduğunu da o testlerde bizi doldurdukları sınıflarda algılıyorum. Başımızda 2 ya da 3 gözetmen duruyor, sanırım onlar derslerin en büyük muridleri. Aslında, derslerin en büyük muridinin yardımcıları olmalı onlar, çünkü haftada 1 ya da 2 gün aynı çaresiz grubu toplayıp, derslerle öğrencilerin arasını düzeltmeye çalışan birileri olduğunu duydum. Bakın çocuklar, o aslında öyle demek istemedi, yanlış anladınız, şunu kastetmiştir o falan diye anlatıyormuş duyduğuma göre. Hatta karmaşık matematiksel işlemlerle destekliyormuş anlattıklarını, işin içine yeşil bir karatahta da girince, öğrenciler çaresiz inanıyormuş. Yalnız anlatılanlara göre, bu tarikatta derslerden çektiğin her türlü çileye değiyormuş ilerde. Arkanı falan kolluyormuş dersler. Ben kendimi hala inandıramadım.

Şimdi birazcık yazasım var ya. Aslında küçük bir karamsar tahta(kara bir küçümser tablo?) çizicektim ama, yön değiştirdim. Hatta öyle bir yön değiştirdim ki, şimdi Tarlabaşı'yla ilgili bir tespitimi paylaşıcam sizinle:) Tarlabaşı perukçudan geçilmiyor efendim, İstanbul'un hatta Türkiye'nin peruk piyasası Tarlabaşında dönüyor. Hatta öyle bir şey ki, şu anda bu blog, google'a "Tarlabaşı peruk" yazan internet kullanıcılarını ağırlıyor. Evet Tarlabaşı ve Beyoğlu'nu ayıran, o tekinsiz caddede adım başı bir perukçu dükkanı var. Neden mi? Çünkü Tarlabaşı İstanbul travestilerinin tarlasıdır adeta ve peruk her travestinin ihtiyacıdır(peruk, her travestiye lazım). Yani neden sorusunun cevabı tanıdık, arz-talep abi işte ve cümle sonuna doğru düşen bir vurgu. Düşünsenize meğer şöyle bir şey varmış, her travestinin mesleğe başlamadan önce aldığı ilk şey perukmuş. Bu işin sermayesi buymuş hatta. İşe başladıktan sonra peruk parası çıkınca rahatlıyormuş travesti, o andan sonra kağra geçmeye başlıyormuş. İşler iyi gidiyorsa 2. peruk satın alınıyormuş, hatta peruk sayısı bir kritermiş bu işlerde, çok peruğu olanlara, "onun 4 peruğu var" diye gıptayla bakılıyormuş. Hatta peruk bir yatırım aracıymış belki, işleri iyi gidenler peruk alıp, kiraya veriyormuş. İşler hep iyi gidicek değil ya, işleri kötü gidenler de önce peruklarını kiraya vermeye başlıyormuş "bari bakımını kurtarır" diyerek. İşler daha da kötüye giderse, peruğu satıyorlarmış son çare. "O peruğunu sattı" bir acıma cümlesiymiş camiada. Travestiler de emekli oluyormuş tabi. "Peruğunu asmak" deyimi emekliliği anlatıyormuş sektörde. Peruk deyip geçmemek gerekirmiş belki de, belki de deyip geçmek.

ps. Aslında buraya güzel bir resim-işimi koymuştum, ama korktum çıkardım sonra yazının konsepti nedeniyle:) Başka bir bahara artık.

12 Aralık 2009 Cumartesi

Cumartesi. Ötesi. Berisi.

Cumartesi. Cumanın etkisinden kurtulamamış bir gün bence, ya da bende. Sanki bir cuma günü, okuldan saat 6 gibi eve gelmişim de, önce yemeğe kadar, yemekten sonra da beyaz show başlayana kadar vakit öldürüyormuşum gibi oturuyorum laptopun başında uyandığımdan beri. Laptop yatağıma dönük, ben de yatağımda oturuyorum laptopa dönük. Kafam duvara dayanık, sabahtan beri aynı şarkıyı* dinliyorum. Üstümde çirkin bir üşengeçlik var. Şarkıyı çok sevdiğimden değil, yeni bir şarkı seçip dinlemeye üşeniyorum. Bir de ders çalışmam lazım ki, bence üşengeçliğin düşmanıdır ders çalışmak, evet sadece bence böyledir bu, bu benim bilim dünyasında çığır açacak tespitimdir. Birazcık yazmaya başladım tekrar, yazar yazmaz Nisan'ın araması da güzel bir şey, spagetti yapıcam ona, belkini filmetti izleyemeyebilirizi ama.(spagettinin etkisinden kurtulamamak)

Thalia İsminilerden evine dönerken, Kavuniçi Kafe'de annem facebookta takılır, babam mutfakta yokolurken, İstanbul'da boş bir ev, benim tarafımdan tutulacağından habersiz, dün testere 6'yı izlemek için dolaptan çıkarılmış pepsi bugünün üşengeçliğiyle hala masamın üstünde ve sıcak, odada elektrikli bir ısıtıcı var ve çalışmayan peteğin üstünde ıslak montum, pantalonum, bense odayı inceliyorum betimleyebilecek bir şeyler daha bulmak için ders çalışmam gerekirken.

Gözlerim kapanmak istiyor, uykum açılmak. Üst paragrafta Türkçe'nin içine etsem de biraz, pek umrumda olmamak.

Şimdi aslında ne kadar da kıtır kıtır görünen sarı ince cisimlerin, suya atıldığında ne de kıvır kıvır yumuşayacağına şahit olucam.(spagetti diyince italyana bağlıyoree, o yüzdendiri bu kasmacatto amartık çok geçini)

*tıkla o yıldızın berisine, şarkı orda.

Teselli.

Varolmasaydım, canım daha çok sıkılırdı.

Ekşisözlükten.

senden sonra
kalbinin pilini
çıkarttı yaşlı amca,
saatine taktı.
vakit ayrılık vakti.

16 Kasım 2009 Pazartesi

Cup.

Benim kafam ne zaman bir şeyler düşünüyor olsa yürürken, ayaklarım mutlaka çamurlu suya basar cup diye.