15 Aralık 2009 Salı

mışmişmuşmüş.

Beni biraz kaygılandırıyorum. Özellikle derslerime karşı davranışlarım konusunda. Evet, pek anlaşamıyoruz. Nolur biraz anlamaya çalışsam, öyle veya böyle bir arada yaşamak zorundayız sonuçta... Ama onlar da bana karşı çok sert, ayrıca bir konuşmaya başladım mı saatlerce anlatıyorlar, sayfalarca, fotokopilerce. Ben geceleri gündüzlere katarken onlar için, onlar göz bebeklerime sızılar katıyor. Yok artık uyucam desem, içime sıkıntı tozu serpiyorlar. Üstelik 2-3 haftada bir resmen arkadaşlık testine tabi tutuluyorum. Ayrıca biricik arkadaşıyım sandığım o derslerin aslında yüzlerce çaresiz arkadaşı olduğunu da o testlerde bizi doldurdukları sınıflarda algılıyorum. Başımızda 2 ya da 3 gözetmen duruyor, sanırım onlar derslerin en büyük muridleri. Aslında, derslerin en büyük muridinin yardımcıları olmalı onlar, çünkü haftada 1 ya da 2 gün aynı çaresiz grubu toplayıp, derslerle öğrencilerin arasını düzeltmeye çalışan birileri olduğunu duydum. Bakın çocuklar, o aslında öyle demek istemedi, yanlış anladınız, şunu kastetmiştir o falan diye anlatıyormuş duyduğuma göre. Hatta karmaşık matematiksel işlemlerle destekliyormuş anlattıklarını, işin içine yeşil bir karatahta da girince, öğrenciler çaresiz inanıyormuş. Yalnız anlatılanlara göre, bu tarikatta derslerden çektiğin her türlü çileye değiyormuş ilerde. Arkanı falan kolluyormuş dersler. Ben kendimi hala inandıramadım.

Şimdi birazcık yazasım var ya. Aslında küçük bir karamsar tahta(kara bir küçümser tablo?) çizicektim ama, yön değiştirdim. Hatta öyle bir yön değiştirdim ki, şimdi Tarlabaşı'yla ilgili bir tespitimi paylaşıcam sizinle:) Tarlabaşı perukçudan geçilmiyor efendim, İstanbul'un hatta Türkiye'nin peruk piyasası Tarlabaşında dönüyor. Hatta öyle bir şey ki, şu anda bu blog, google'a "Tarlabaşı peruk" yazan internet kullanıcılarını ağırlıyor. Evet Tarlabaşı ve Beyoğlu'nu ayıran, o tekinsiz caddede adım başı bir perukçu dükkanı var. Neden mi? Çünkü Tarlabaşı İstanbul travestilerinin tarlasıdır adeta ve peruk her travestinin ihtiyacıdır(peruk, her travestiye lazım). Yani neden sorusunun cevabı tanıdık, arz-talep abi işte ve cümle sonuna doğru düşen bir vurgu. Düşünsenize meğer şöyle bir şey varmış, her travestinin mesleğe başlamadan önce aldığı ilk şey perukmuş. Bu işin sermayesi buymuş hatta. İşe başladıktan sonra peruk parası çıkınca rahatlıyormuş travesti, o andan sonra kağra geçmeye başlıyormuş. İşler iyi gidiyorsa 2. peruk satın alınıyormuş, hatta peruk sayısı bir kritermiş bu işlerde, çok peruğu olanlara, "onun 4 peruğu var" diye gıptayla bakılıyormuş. Hatta peruk bir yatırım aracıymış belki, işleri iyi gidenler peruk alıp, kiraya veriyormuş. İşler hep iyi gidicek değil ya, işleri kötü gidenler de önce peruklarını kiraya vermeye başlıyormuş "bari bakımını kurtarır" diyerek. İşler daha da kötüye giderse, peruğu satıyorlarmış son çare. "O peruğunu sattı" bir acıma cümlesiymiş camiada. Travestiler de emekli oluyormuş tabi. "Peruğunu asmak" deyimi emekliliği anlatıyormuş sektörde. Peruk deyip geçmemek gerekirmiş belki de, belki de deyip geçmek.

ps. Aslında buraya güzel bir resim-işimi koymuştum, ama korktum çıkardım sonra yazının konsepti nedeniyle:) Başka bir bahara artık.

12 Aralık 2009 Cumartesi

Cumartesi. Ötesi. Berisi.

Cumartesi. Cumanın etkisinden kurtulamamış bir gün bence, ya da bende. Sanki bir cuma günü, okuldan saat 6 gibi eve gelmişim de, önce yemeğe kadar, yemekten sonra da beyaz show başlayana kadar vakit öldürüyormuşum gibi oturuyorum laptopun başında uyandığımdan beri. Laptop yatağıma dönük, ben de yatağımda oturuyorum laptopa dönük. Kafam duvara dayanık, sabahtan beri aynı şarkıyı* dinliyorum. Üstümde çirkin bir üşengeçlik var. Şarkıyı çok sevdiğimden değil, yeni bir şarkı seçip dinlemeye üşeniyorum. Bir de ders çalışmam lazım ki, bence üşengeçliğin düşmanıdır ders çalışmak, evet sadece bence böyledir bu, bu benim bilim dünyasında çığır açacak tespitimdir. Birazcık yazmaya başladım tekrar, yazar yazmaz Nisan'ın araması da güzel bir şey, spagetti yapıcam ona, belkini filmetti izleyemeyebilirizi ama.(spagettinin etkisinden kurtulamamak)

Thalia İsminilerden evine dönerken, Kavuniçi Kafe'de annem facebookta takılır, babam mutfakta yokolurken, İstanbul'da boş bir ev, benim tarafımdan tutulacağından habersiz, dün testere 6'yı izlemek için dolaptan çıkarılmış pepsi bugünün üşengeçliğiyle hala masamın üstünde ve sıcak, odada elektrikli bir ısıtıcı var ve çalışmayan peteğin üstünde ıslak montum, pantalonum, bense odayı inceliyorum betimleyebilecek bir şeyler daha bulmak için ders çalışmam gerekirken.

Gözlerim kapanmak istiyor, uykum açılmak. Üst paragrafta Türkçe'nin içine etsem de biraz, pek umrumda olmamak.

Şimdi aslında ne kadar da kıtır kıtır görünen sarı ince cisimlerin, suya atıldığında ne de kıvır kıvır yumuşayacağına şahit olucam.(spagetti diyince italyana bağlıyoree, o yüzdendiri bu kasmacatto amartık çok geçini)

*tıkla o yıldızın berisine, şarkı orda.

Teselli.

Varolmasaydım, canım daha çok sıkılırdı.

Ekşisözlükten.

senden sonra
kalbinin pilini
çıkarttı yaşlı amca,
saatine taktı.
vakit ayrılık vakti.

16 Kasım 2009 Pazartesi

Cup.

Benim kafam ne zaman bir şeyler düşünüyor olsa yürürken, ayaklarım mutlaka çamurlu suya basar cup diye.

12 Ekim 2009 Pazartesi

Gözyaşım gözümde bekliyor.

Nisan'ın Müzeyyen Senar falan dinleyip dertlenmesine bayılıyorum. Rakı sofrası kurasım, fasıl yapasım geliyor kendisiyle. Ama hayır, öyle çiçek pasajında falan değil, müziği fm radyodan parazitiyle, gazeteye sarılmış ekmeği, beyaz peyniriyle harbici fasıl.. Gerçi rakı sever mi bilmiyorum ki, şarapla da fasıl olmaz.

İcabında.

6 Ağustos 2009 Perşembe

duration of stay: 22

yok,
hayır var.
bir boşluk var,
ama ne,
bilemedim.
yazıcak bir şey yok.
tamam şimdi bildim.
istanbul - riga - tallinn - helsinki - tampere - helsinki - riga - istanbul
kuzey avrupa'da
2 tur.
ve
2 fotoğraf
bugünün sabahından.
hiçbir şey yoksa,
onlar var.
nasıl derler?
you made my day.


ne yapıyorum?
ne yaptığımı sanıyorum bilmiyorum,
aslında biliyorum,
ama utanıyorum
ya böyle bir şey değilse diye...

typography?
ııh mı,
değil?


5 Ağustos 2009 Çarşamba

i love you emrah

tv'siz geçen kışların ardından tv'li geçen yazlar. yani yurtta geçen bir kışın ardından evde geçen bir yaz.. yiğit'in oynadığı cem yılmazlı reklamı yeni görmenin verdiği heyecanla zaplıyorum. hikayenin burdan sonraki kısmı genel izleyici kitlesine hitap etmeyip, +18 ve olumsuz örnek oluşturabilecek davranışlar akıllı işaretlerini içermekte,

trt1'den başladığım keyifli zapımda, trt3'ü takip eden şampiyonlar star,kanald,show ve atv'nin ardından, tgrt'nin kıyıda köşedelik görevini başarıyla devralmış fox ile başladı macera, fox soruyor diye bir program. cevaplamadan geçtim, cnntürk'deyse can dündar soruyor: neden? boş bıraktım ve hemen ilerledim, bu sefer de ibrahim tatlıses'e sorun. kafam soru işaretleriyle dolmuştu, neler oluyordu böyle, korkarak bastım ileri tuşuna, ve ask obama... kanter içinde kalmıştım, elimde tv kumandası, bakışlarım donmuştu ve elimde tv kumandası.. fox'dan obama'ya ne ivmeli bir geçişti bu, ben daha fox'un sorusundaydım. hayattaki bütün umudumu kaybetmiştim, tv'ye bağımlılığımız konulu ibretlik kliplerde yer alabilecek bir görüntüyle kalakaldım. gözlerim beynimden habersiz tv'ye bakıyordu, beynim onca soru karşısında zaten erimiş, pelt olmuştu ve işaret parmağım da beynimden habersiz ileri tuşuna bastı bir daha.. işte o anda doğdu hayatıma güneş gibi o, kraltv'nin kırmızı-mavi logosu pırıl pırıl parlıyor, emrah, seni öyle severim ki gözlerine inanamazsın diyordu aynı böyle bir maviyle. geçti, geçti dedim kendi kendime. ve emrah'a bir hayat borçlu olmanın getirdiği mahcubiyetle attım yazının başlığını, kapadım televizyonu.

ayrıca business channel geceleri ayıp ayıp klipler gösteren, insanların, selam kızlar ben 120 kiloluk 2.05 lik hidayet, arayın hidayete erelim - (kahverengi ayı rengi diye düşündüm), tarzı mesajlar yolladığı bir kanal haline geliyor. e bu da bi business..

- yazı bir yerinden sonra siyah olmuş, bir türlü düzeltemedim, sağlık olsun. bu benim çizdiğim bir sadi güran replikası. saat 7 olmuş, uykudan uyanma vakti..

edit: düzelttim, ama o kalan kısım siyah kalsın, evet emrah'a hayat borçlu olmamla ilgili olan kısım. oha bu renkle yazınca hiçbir şey okunmuyor! :)

4 Ağustos 2009 Salı

burası küçük yer


yaz geçiyor, aynı anda iki yazı kaldıramağımdan olsa gerek, yazmıyorum..

aa, yazıyorum! yazıyorum! (hiçbir zaman, - at var.. at var lan!! at var! havasını yakalayamıycam, biliyorum - of aradım aradım bulamadım karikatürü, link mink bişey yapcaktım yoksa yani, neyse)

yaz garip geçiyor ya, yaz garip geçiyor. şu anda can'ın evindeyim, matematik finalinden bir gece önce, bilgisayar başındayım. çünkü matematik finali de can'ın. sanırım bu dünyada bana ait olan hiçbir* şey yok. o yıldızı unutmayayım diye koydum, hiçbirin birleşik yazılma hikayesini anlatıcam size. yaz, garibim geçip giderken garip şeyler de oldu aslında, gasgarip şeyler. gas..garip.

yalnızlık, tek kişilik bir bavul almaktır eskimiş büyük bavulun yerine. dedem öldükten sonra babaannem yeni tek kişilik bir bavul aldı bu yaz..

izmir'de bir belediye otobüsünde, üstünde bugle boy yazan, eskimiş, koyu yeşil bir şapka takmış bir dede gördüm en arka koltukta. o şapkayı 18 yaşındayken almıştı eminim, ve yaşlanmıştı..

kırkağaç'tan, infaz bürosundan temiz kağıdı aldım geçtiğimiz hafta. içim bir hoş oldu, infaz edilmişim de temizlendi diye damgalanmış üstünde adımın yazılı olduğu bir kağıt sanki. oysa sadece sicilim temizdi. infaz bürosundan temiz kağıdı almıştım, belki tuvalet kağıdı bile alabilirdim, çünkü kırkağaç küçük bir yerdi ve küçük yerlerde her iş her yerden görülebilirdi.

ve mahallemizin trabzonlu bakkalında, bir kola, bir su! diye böldüğüm bir muhabbet;
+ hüseyin nereye ayrıldı abi trabzon'dan?
- bursa.
+ niye gitti abi o?
- parada anlaşamadık.
+ iyi topçuydu..
o sırada, parada anlaşamayanlar tatildelerdi belki sahil şeridinde, belki bodrum'da..

izmir kordon d&r'da;
+ afedersiniz burayla kim ilgileniyo? müslüm'ün paramparçayı yorumladığı cd var mı? alıyorum bunu sana, ama çok güzel yorumlamış bak.
o sırada müslüm'ün çığırdığı paramparça, kırkağaç'da bazı yürekleri yakıyordu belki de..

kırkağaç küçük yerdi, ama bir dolu şey oldu kırkağaç'da bu yaz. uçak bileti alamadım, üç fotokopici de kapalı olunca fotokopi çektiremedim ama, bir dolu şey oldu kırkağaç'da bu yaz..

- yıldız aklımda, ama unutmuş gibi yapıcam. burası bizim kafemiz, masanın üstündekiler de, kız kulesiyle galata kulesi.. özlem insana kartondan kuleler yaptırıyor..


23 Mayıs 2009 Cumartesi

şeyler


laptop - mouse - cep telefonu(klas başladığ) -hesap makinesi - asetat kalemi - 8gb usb stick - cüzdan - pasaport - fötr şapka - şapkanın içinde çakma wayfarer gözlük - lens kutusu - lens kutusunun içinde lensler - lens suyu - üstünde kaç gb olduğu yazmayan harici harddisk - 20gb ipod(gb'lara takmış vaziyetteyim) - ipod çorabı - gözlük - gözlük sileceği - kuru üzüm - kulaklık - C ve C++ Deitel & Deitel(kitap yani) - bebe kolonyası - mayonez - gözlük kabı - kurabiye - bant - 2 adet çakmak - 3 parça akbil(bu sene hariç son iki senenin akbilleri, biri iki parçaya ayrılmış halde) - indirilecek albümler listesi(kağıt yani) - kenny anahtarlığım ve anahtarları - 1lt. fanta - cam bardak - kulplu porselen bardak - termos bardak - post it - bir torba dolusu erik - bant 2 oldu - maket bıçağı - nokia usb kablosu - çengelli iğne - ikea'dan aldığım şirinlik abidesi lambam

bunlar da benim masamın üstünün sakinleri.

dağınıklık her şeyin elinin altında olmasıdır.

15 Mayıs 2009 Cuma

Nasıl?



Onu öptün mü?
Bilmek istiyorum çünkü..

Sen beni de öptün..

8 Mayıs 2009 Cuma

bana sık sık yaz

sık yazamıyorum bu aralar. ender gelişen yazı ataklarımda da konu aslında yazmak istediğim şeyden farklı gelişiyor. bugün manga ve duman konserlerini izledim ve onlar hakkında bir şeyler yazmamı beklerim değil mi, ama yazmıcam. çünkü sık yazamıyorum bu aralar ve klavyemin tıkırdadığı ender anlarda da ekranda bıraktığı iz benim düşündüğüm gibi olmuyor..

ha bu demek değil ki ben bloguma dert yanamıyacam. bugün 13.30'a kadar, 13.35 değil, haftaların birikimi bir ingilizce ödevini yapmam gerek. yaparsam kendimi çok mutlu hissedicem. yapamazsam nanay.

ayrıca bugün haftalardır yapmadığım için biriken bir çok işi yapmayı planlıyorum. yaparsam kendimi iyi hissedicem. yapmazsam kendimi kötü hissedicem(bu cümle için bir önceki cümlenin belirtili nesnesinden ve yükleminden faydalanamayacak kadar kötü).

sık yazmak zorunda değilim ki, nisan bile dört gündür bir şey yazmamış. ama yine de bu epey sık oldu.

6 Mayıs 2009 Çarşamba

gel beraber köpek.

geçenlerde oda arkadaşım gökselle köpek olsaydık nasıl bir hayatı tercih edeceğimiz üzerine konuşuyorduk. o sokak köpeği olmayı istermiş, bense paris hilton'un köpeği olmayı istemiştim(o anlamda değil). o anda gelecek kaygısı taşımış olacam ki, zengin birinin köpeği olmayı bir güvence olarak görmüşüm.

şu ansa çoban köpeği olmak, kırlarda kuzuları kovalamak isterdim. adım çomar bile olsa sorun değil, dağlar bayırlar bana yeterdi. zaten bu aralar çayırlarda yayılma isteğim aldı başını gidiyor, kuzu bile olsam olcak yani, yeter ki çayır olsun. ve çoban olma ihtimalini en son düşünmem de garip. neyse, kendimi yeşilliklere vurmam yakındır.

demek ki insanın yaşamak istediği köpek hayatı 2-3 günde değişebiliyormuş, şimdi düşünüyorum da, paris hilton'un köpeği olmayı gerçekten istemem. oramda buramda pembe tokalar, fönler, kokular.. doğal olması gereken her şey yapay.. köpek sıkılır be. merak ediyorum paris'in köpekleri ağaç gövdesine çiş yapmanın mutluluğunu yaşamış mıdır hiç.. o köpekler için üzülüyorum dostum, gerçi bizim par'ın köpeği var mı bilmiyorum ama..

keh keh, yazı boyunca paris'le samimiyeti arttırdığım gözlerden kaçmasın :)

13 Nisan 2009 Pazartesi

iki

yazılara etiketleri kafama göre veriyorum. yazının konusuyla, yazıda bahsettiğim şeylerle alakalı oluyorlar ama, yafta(etiket) için kullandığım kelimeler ruh halime göre değişiyor, bir kategorizasyon söz konusu değil yani. az önce kayıtları düzenle dedim, ekranın sol tarafında yazılarım etiketlerine göre gruplandırılıp listelenmiş. yani normalde etiketler yazdığın yazıları içeriğine göre gruplandırmaya yarıyor. allahım teknik bilgi vermek ne zormuş. işte benim, direk google'a yönelik etiket, norah norah burdan senin için geçiyorum, how is it like in eka gibi envai çeşit etiketim olduğu için her etikette sadece bir yazım var. ama sadece ve sadece uyku etiketinde iki yazım var. öte yandan, uykuyla ilgili olarak uykusallık, uykusuzluk, uykululuk gibi bir çok etiketim var. uykuyla kafayı bozduk biz burda, sizi de bekleriz.

itü ve itü'deki kız sayısıyla ilgili esprileri hiç sevmem. dalga geçebilecek, gülebilecek, güldürebilecek kadar kabullenebildiğim bir konu değil çünkü itü'deki kız sayısı fazla değilliği(kabullenemediğimi söylemiş miydim?). ama 75'de iki tane erkekler, bir tane kızlar tuvaleti olması da noluyor?

bir kişi de çıkıp, yok arkadaşım senin istanbul etiketinde de iki yazın varmış demez di mi, biraz ilgi, biraz alaka, lütfen ama. bak blog ödüllerinde de iki tanecik oy alabilmişim daha, zaten birini ben verdim.

12 Nisan 2009 Pazar

hastaya çorba

hastayım, epey hastayım. ateşim var, halsizim, güçsüzüm. omzum ağrıyor. sol omzum. ama o kadar garip bir ağrı ki, omzumun neresi ağrıyor anlayamıyorum. yoğunluk köprücük kemiğimin, omzumun o güzel yuvarlak kemiğine bağlandığı noktada gibi. ama değil gibi de. sanki kafamın solundaki, omzumun üstündeki o boşlukta bir yer ağrıyor ve onun ağrısı omzuma vuruyor. o denli çaresizim ağrı karşısında, ovsam ovamıyorum, merhem falan da sürülmüyor zaten havalara. ayrıca gözlerimi bir yerden bir yere çok hızlı çevirirsem, görüntü geç kalıyor, başım dönüyor. genel olarak bir nakavt söz konusu evet.

iki gün önce, fizik çalışmam ve ingilizce ödevi yapmam gerekirken, huzursuz bir şekilde uyumaya karar vermiştim 1-2 saatliğine. saat 6'ydı henüz, 8'de kalkar, ideal şartlarda(sürtünmesiz ve yerçekimsiz ortam) ingilizce ödevimi 1, olmadı 2 saatte bitirir, fizik çalışmaya başlarım diye düşünüyordum. uyandığımda saat 11'miş, miş diyorum çünkü uyandığım an hayatım boyunca dünyasal şeylerden en kopuk olduğum andır sanırım(saatin 11 olduğunu anlamadan önce kolumdaki kordonun saat olduğunu anlamam gerekti, öyle söyleyeyim). güvenliğin odama girmesiyle uyandım aslında, yoklama almak için odaları dolaşıyormuş. gözlerimi açtığımda, nerede olduğum, ne yaptığım, karşımdaki adamın kim olduğu hakkında en ufak fikrim yoktu. kendimi uykuya öyle koyvermişim ki, yüzyıllarca tabutunda uyuduktan sonra uyanan kont dracula şaşkınlığındaydım o an. elimdeki kalem ve kağıtla ne yapmam gerektiğini anlamamıştım, imza at dedi güvenlik, denileni yaptım. güvenlik odadan çıktıktan yaklaşık 5 dakika sonra, dünya tatlısı lambamı görmemle döndüm dünyaya diyebilirim. uyandığım an, uykunun en derin evresindeymişim ben, bünyeye reset atmışım resmen, gözlerimde dönen spiraller, ağzımdan akan bir salya varmış. böylesine uyuyabilmem korkutucu geldi bana.

dün gece hasta uyudum. tirtirtitreyerek uyudum. ya sabah kalkamayıp fizik sınavını kaçırırsam diye korkarak uyudum ben. başka bir huzursuz uyku daha yani. huzursuz uyku dünyanın en kötü şeyi bence. neyse, uykumun beni kandırma konusunda oldukça yaratıcı olduğunu biliyorsunuz(zürafaya binmek). bu sabah da, saat 7.30'da uyandığımda, bir şekilde saatin isveç saati olduğuna inandırdı uykum beni. birazcık da ateşin etkisiyle, saat isveç'de 7.30'sa burda daha beştirbeş, rahatlığıyla uyudum saf saf. hayır isveç saati nerden çıktıysa.. ayrıca meridyen, yerel saat kavramı falan zaten hak getire. isveç'de saat hiç bu sabahki kadar 7.30 olmamıştı benim için. öte yandan isveçli grup kent'le ilgili bir şeyler daha sıkıştırdı araya uykum ama, tam hatırlayamıyorum şu an, onları karşılamaya mı gitcekmişim neymiş, hey allahım. burdan uykuma sesleniyorum, isveç, zürafa falan bu tarz atraksiyonlara girmene hiç gerek yok ki, ben zaten senin her dediğine inanmaya hazırım sabahları. sonuç olarak türkiye saatiyle 9.30'da uyandım, sınava da apar topar yetiştim. burdan isveç'e selam ederim.