

bak, fena mı oldu?


tv'siz geçen kışların ardından tv'li geçen yazlar. yani yurtta geçen bir kışın ardından evde geçen bir yaz.. yiğit'in oynadığı cem yılmazlı reklamı yeni görmenin verdiği heyecanla zaplıyorum. hikayenin burdan sonraki kısmı genel izleyici kitlesine hitap etmeyip, +18 ve olumsuz örnek oluşturabilecek davranışlar akıllı işaretlerini içermekte,


edit: köprücük kemiğim mi yoksa.
bir iki gündür işler yolunda gidiyor. en son bir kaç saat önce yanlış bir uçak bileti almanın kıyısından döndükten sonra cesaret edebildim bunu söylemeye. örneğin iki gün önce de dünyanın en pazar gününü yaşamıştım. sadece güzel haberlerden oluşan bir pazar gazetesi okudum bütün gün adeta. kahveyi, kahveyi düşünerek içtim, aklıma bant dergisinin 1 yıl falan önceki kahveli sayısı gele gele içtim, ooh, ne güzelmiş bu kahve diye diye içtim. kahveye sadece mutluyken odaklanabilirim, bir kahveyi ancak mutluyken beğenebilirim. mutsuzken, kafam düşünceliyken falan, kahvenin tadı diye bir şey yoktur benim için, kafeini için içerim(pek içli bir cümle, evet). ama o gün ağzımdaki tat, kahvenin tadıydı, kahveden daha az akıcı, yenilip yutulmayan başka şeylerin değil. ama böyle zamanlarda da buluyor bünyem bir şeyler aslında, aklıma düşürüyor bazı şeyleri, fotoğraf baktırıyor. hiçbir şey yapamasa öyle bir ağrı veriyor ki, diş mi bademcik mi anlamıyorum. evet dişim ağrıyor, ya da bademciğim, bademciklerim değil, sol taraftaki bademciğim, sağ taraftaki uslu uslu oturuyor.
ben istanbul 2008 yazını özledim. 2008 yazında florida'daydım(vuuu). bu durum, istanbul 2008 yazını o zaman değil belki ama, bu zaman daha çok özlememe neden oldu. baktığım fotoğraflar da 2008 yazında istanbul'da çekilmiş tesadüfen. zihnimde photoshop'luyorum o fotoğrafları, bazı karelere kendimi koyuyorum.. 2007'den beri yazlarımda tamamlayamadığım şeyler var, 2007'den beri yazlarım kışlarıma ilişmeye başladı. küresel ısınmadan olsa gerek, 2007'den beri iklimim biraz değişti benim.
-bu şarkı benim yazımın, florida 2008 yazının soundtrack'indeydi. her gün her yerde duyduğumuz bu şarkıyı berkay'la az aramadık what did you do to me diye google'larda, çok aradık, bulamadık. bulamayıktık bu şarkıyı, ta ki bir gün nisan msn'den gönderene kadar. aldığımda şarkıyı nisan'a, what did you to me diyebildim sadece. belki bir kaç kez.
bademcik, çiçek ol bakayım.
ses, dünyayı farketmektir, doğanın kendine yakışanı giymesidir, kelimelerin giydiği kıyafetlerdir. bir baloda lüks bir smokin veya varoşlarda yırtık bir pantolon.. aynı sözcüklerin meğer farklı sözcükler olduğunu sesler bize ses. müzik falan hep ses, inanılmaz.
la maison en petits cubes'u izlediğimden beri, seslere karşı zaafım fizan'dan görülebilecek boyutlarda, farketmemek elimde değil. algıda seçimimi yapmadan hemen önce, kulaklarım ve gözlerim arasında verilen mücadeleyi, kulaklarım kazanmakta o animasyonu izlediğimden beri. bir köpek havlamıyorsa benim gözümde bir değeri yok, gözüm değer verse, bir köpek gördüm galiba diye haykırsa bile, kulaklarım duymamazlıktan geliyor onu, köpek de kıvrılıp bir köşeye uyuyor, n'apsın? benim için ses, ışıktan hızlı. ya da gözlerim kulaklarımdan yavaş, hangisi bilmiyorum. tek bildiğim, kulaklarımın gün geçtikçe arsızlaşması, dünyada duyulmayan ses kalmayacak sloganıyla çıktığı yolda emin adımlarla yürüyor olması.
seslerle bir şeyler yapmak gerek, nutku tutacak bir şeyler, sadece konuşmak az geliyor bana sanırım. şu an ne yapacağımı tam bilmesem de, seslerle bir şeyler yapmak istediğimi biliyorum. iki-üç gün önce, yağmur ve kar beraber yağdı istanbul'a. gökyüzünde, birbirlerinden ayrı hasret dolu yolculukları, yeryüzünde kavuşmalarıyla son buldu. ezdim ben de onları, ettim romantizmin içine, ez(d)erken de çığlıklarını kaydettim telefonuma. dizlerini bükmüş, telefonunu ayaklarının yakınına uzatmış bir halde 4-5 dakika kadar yürüdüm kampüste notre dame'ın kamburu gibi. kimse ee, ne yani? demesin, bu bir adımdı bence, hatta bir çok adım, sesini bile kaydettim.
kulaklığımı havaya taktım, havayı dinliyorum. çok sessiz, çok sedasız bizim atomcuklar, bütün gürültüyü yapan insanlarmış.kıpırdanmalar, titremeler, küçük, kararsız hareketler. çok daha anlamlısınız benim için şımarık günlük hayatsal hareketlere göre, çok daha gerçeksiniz.
- burası madrid'miş. madrid'de rüzgarla kıpırdanan o ağaçlardan biri olmak isterdim. rüzgara kaptırmış tango yapan, kendini bozmuş o ispanyol bulutlarla dalga geçmek.. yapraklarım da hışırdarsa* hele, tadımdan yenmem.
*önce şırıldarsa yazmışım, itiraf edeyim.
